Kirlenen demokrasi

Christine Huth-Hildebrandt & Selçuk Salih Caydı *

Sağ popülizm, demokrasiyi tehdit eden en önemli tehlike olarak, demokrasiye inananları huzursuzlandırıyor. Demokrasi kültürü kendiliğinden oluşmadı. Bugünkü anlamda demokrasi, kurumları ve kültürüyle 19'uncu yüzyıl Avrupa'sında sosyalistlerle muhafazakarlar aralarındaki mücadeleden doğdu. Sol, demokrasinin kurulmasında başat rol oynadı ve Sola has eleştiri kültürünün içselleştirilmesiyle bugünlere gelindi. Şimdi demokrasinin kirlenip bozulmasına en çok hayıflanan, üzülen ve kızanlar da Sol cenahtan. İkinci Dünya Savaşı sırasında Joseph Schumpeter'in yaptığı tarife göre demokrasinin özü seçimlerdir ama bu kaba tarif savaştan sonra değişip uzun yol katetti. Bugünün yaygın demokrasi anlayışına göre vatandaşların temel özgürlüklerinin garanti altına alınmadığı, kuvvetler ayrılığının olmadığı bir ülkede her gün seçim de yapılsa demokrasiden söz edilemez.
    Demokrasinin ana vatanında da bozulmaya başladığını ve demokrasi öncesi hale dönülme belirtileri gösterdiğini Colin Crouch 2005'de "Postdemokrasi" adlı kitapçığında göstermişti. Türkiye'de demokrasi kalitesinin hızla düşmesi ve giderek bir demokrasiden sözetmenin zorlaşması, Avrupalıları da yakından ilgilendiriyor, çünkü sanıldığı gibi sadece Avrupa Türkiye'yi etkilemiyor, Türkiye de Avrupa'yı etkiliyor ve bu etki şimdi hiç de iç açıcı değil. 34'üncü kitabını "Kirlenen Demokrasi"ye ayıran araştırmacı gazeteci Jürgen Roth da, Türkiye ile yapılan mültecilerin geri gönderilmesi anlaşmasını "reel politika adına demokrasinin iğfal edilmesi" olarak niteliyor ve 11 milyon Ürdün ve Lübnan 3 milyon mültecilerden korkmazken, 800 milyonluk Avrupa'nın iki milyon mülteciden korkmasına isyan ediyor. Daha 1948'de Carlo Schmidt, insan haysiyeti için demokrasinin gerekliliğini cesurca savunmak gerektiğini ve bu cesaretin, "demokrasiyi araç olarak kullananlara tolerans göstermeyerek" ifade edilmek zorunda olunduğunu yazıyordu.
    Roth, demokrasinin kirli pazarlıklarla, yolsuzluklarla, mafyalaşmayla kirlenişi üzerinde durduğu kitabında, Macaristan'ın totaliter lideri Viktor Orban'ın "Otoriter Demokrasi" anlayışına da değiniyor. Macar liderin anladığı demokrasi anlayışına Çin, Rusya, Hindistan, Singapur ve Türkiye'yi örnek vermesi de ayrı bir talihsizlik elbette. Roth, herşeyin düzeleceğine olan umudunun da sınırına gelmiş Avrupalı entelektüellerden biri. Karamsar kitabında geniş yer ayırdığı NATO üyesi Türkiye'yi "Avrupa'yı biricik kılan bütün değerleri çiğnemek"le suçluyor. Bu değerler Aydınlanma, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığ ve siyasi dürüstlük diye özetlenebilir. "Acı gerçeğin" umutların önüne geçtiği bir atmosferde yaşıyoruz. Mülteci akınından bu yana yükselen aşırı sağcılık ve Avrupa'da Müslümanlara karşı toleransın hızla azalması, demokrasinin insancıl yanını kaybetmeye ve bozulmaya başladığı görüntüsü, Avrupalı entelektüellerin kimyasını bozmuş görünüyor.
    Demokrasinin sorunları, demokrasinin anavatanı Avrupa'da önemli bir tartışma konusu. Parlamenter demokrasinin günümüze has sorunlarla başa çıkmakta zorlanması, kalıcı köklü çözüm üreten siyasi kararlar alamaması, kriz dönemlerinde demokrasinin kalitesinin düşmesiyle bir araya gelince ortaya oldukça karanlık bir tablo çıkıyor. Ama umutlar tükenmiş değil. Mesela İsviçre’de vatandaşların oylarıyla yönetime doğrudan katıldığı demokratik bir sistem kullanılıyor, Fransa da ona benzeyen doğrudan-demokratık bir anket sistemi üzerinde çalışıyor. Jürgen Roth da "Umudum tükenseydi bu kitabı yazmazdım" diyor zaten. Sağ popülizmin yıkıcılığına karşı umudun serpilip gelişmesini sağlamak lazım, bunun için de demokrasiyi yükseltmek ve demokratların her yerde birbiriyle dayanışması önemli.

* Christine Huth-Hildebrandt, Prof. Dr., Frankfurt Üniversitesi sosyoloji bölümü

Kıyamet'e çare bulmak

İklimlerin modernleşme çağıyla birlikte insan eliyle bozulmakta olduğunun "keşfinden" beri, insanoğlunun gene insan eliyle kurtulabileceği tasarrufu sonucu yeni bir çağ doğdu: "İnsan Çağı".
Daha önce Yeryüzü, doğanın çeşitli şekillerde etkimesiyle değişen bir yerdi. İlk kez insanoğlunun yaşam tarzıyla Yeryüzü, değişmeye başladı. Artık insan, sahiden de bu gezegenin geleceğine hükmediyor ve bugünün üretim-tüketim sistemiyle, hiç bir önlem almadan aynen yamaya devam ettiği takdirde Dünyada herhangi bir gelecek perspektifine sahip bulunmuyor.
İklimlerin yaşama uygunsuz hale gelmeye başlamasını önlemek, şu anda insanoğlunun bir numaralı sorunu olmaya devam ediyor ve çareler bulunuyor, -ama felsefi bir soru gündemde: İnsanoğlu, doğanın doğal dengesiyle yapay bir şekilde oynayarak onu yeniden yaşanabilir normlar seviyesine çekebilir mi, yoksa böyle dışarıdan müdahaleler herşeyin çok daha kötüleşmesine mi yol açar? Bu sorunun yanıtı henüz havada, ama ben, yapay müdahalelerin tehlikeli olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
İklimlerin çöküş tehlikesine yıllarca dikkat çekerek bu konuda boşuna çözüm aramış kişilerden biri olarak, insanların genel yaşam tarzlarının bugünden yarına değişmesinin ne kadar zor olduğunu söylememe izin verin. Bu yüzden tekniğin devreye girip, bazı "değişmez" koşulların doğaya zararını minimize eden radikal girişimlerde bulunmaları desteklenmeli midir? Bu soruya yanıt vermeden önce, kısaca yeni yöntemlerden sözetmeliyiz.
1. İklimlerin bozulmasında bir numaralı sorun, doğanın oksijene çecviremeyeceği kadar karbondioksit üretilmesi (Fabrikalar, arabalar vs.). Oksijene dönüştürülemeyen CO2 sera etkisi yaratıyor ve iklimlerin ısınmasını sağlıyor. Gidişat Kıyamet. Bunun önlenmesi için iklim konferansları düzenleniyor ve ülkelerden, CO2 üretiminin düşürülmesini taahhüt etmeleri bekleniyor. Herkes, bunun imkansız olduğunu biliyor. Kapitalist Yaşam Biçimini değiştirmeden, CO2 sorununu çözmek mümkün değil.
2. Kapitalist yaşam biçiminin değişmesini beklemek insanlığın sonu demek olabileceğinden, insanoğlu yaşam biçimini gönüllü olarak değiştirinceye kadar, bazı teknik yöntemlerle iklimlerin çöküşünü durdurmanın -hatta belki gidişatı tersine çevirmenin- yöntemleri konusunda oldukça önemli adımlar atılmış durumda.
3. İzlanda'da, iklimlerin ısınmasını sağlayan CO2 fazlasının taşa dönüştürülmesini sağlayan bir yöntem bulundu. Bu yöntemde CO2 ve su karışımı birbuçuk kilometre yeraltındaki Basalt tabakasına verilerek yeraltına hapsediliyor, taşa dönüştürülmesi sağlanıyor. Yeryüzünde en büyük Basalt tabakası Hindistan'da ve Sibirya'da bulunuyor. Yani "Jeostratejik önemi olan ülkeler coğrafyası" denen şeyin, "petrol" konteksinden çıkarak yepyeni bir anlam ifade edebileceği çağların eşiğindeyiz.
4. Doğaya endüstri/arabalar aracılığıyla CO2 salınımının tamamen ortadan kaldırılması amacıyla İklim konferanslarında cidden düşünülen bilinçli kısıtlama çareleri yetersiz. Onun yerine, kutup bölgelerinde yaşayan diyatom türü mikroskopik algların çoğaltılması, önemli yöntemlerden biri. Malum olduğu üzere, yeryüzünde üretilen CO2'in yarısına yakınını ağaçlar ve Afrika'daki/Güney Amarika'daki tropikal ormanlar değil, okyanuslarda yaşayan mikroskobik bitkiler (algler) O2'ye dönüştürüyor. Algler çoğalmak için Demir'e (Fe) ihtiyaç duyuyor.
Yeni bir araştırma grubu, Kutupların çorak denizlerine Demiroksit dökerek algların hızla çoğalmasını sağladılar, bir ton demir oksidin döküldüğü bölgede alglerin nüfusu sadece üç haftada beş kat arttı. Tabii bu tür yöntemlerin doğal dengeleri bozması ihtimali şimdilik yok ama bu tehlike de var elbette.
5. Kanadalı mühendisler, CO2 gazından Dizel yakıt üretme yöntemi ile galiba Suudi Krallığının ipini çekmeye adaylar. Bu yöntem son derece önemli, çünkü elektrikle çalışan motorlar henüz yeterince geliştirilemedi çok ağırlar ve uçaklarda/gemilerde kullanılamıyorlar, ama CO2 gazından yapılan Dizeli kullanabilirler. Özellikle uçakların ürettiği CO2'in tutulup depolanması da üzerinde çalışılan konulardan. CO2'i Dizele dönüştürme işleminde yüksek miktarda elektrik kullanılıyor, ama elektrik üretimi yakın gelecekte bir numaralı desentral enerji üretmi anlayışının temelini oluşturacak. Kanadalılar, CO2'i Dizele çeviren "yapay ağaç"ın da mucidi. Şekli berbat ama işlevi inanılmaz.
6. İklimlerin ısınmasını izleyen bilim insanları 1992'de iklimin yarım derece soğumuş olmasına bakarak başka bir yöntem daha icad ettiler. 1991 yılında Filipinler'deki Pinatubo volkanı patlamış ve bölgede duman bulutlarının yoğunluğundan gündüz vakti gece olmuştu. Volkanın püskürttüğü kükürtlü kül yerin 30 kilometre üzerine çıkıp, Dünyanın dönüşüyle tüm yeryüzüne yayılmıştı. Kükürtdioksitin atmosferin üstünde sülfik asit kristalleri halinde minik aynalar işlevi görerek Güneş ışığını yansıtmaları sonucu dünyanın ısınması durdu ve durum bir yıldan uzun sürdü. Aynı işi bir uçak filosunun da yapabileceği düşünülüyor. Her yıl tekrarlanması gereken bir işlem...
Bu tür taşıma suyla değirmen döndürme yöntemleri, insanoğlunun kapitalizmden ve "modern tüketici" tipi yaşam biçiminden vazgeçmemesiyle ilgili bir durum. Bu uygulamaların en büyük riski, bu tür uygulamalara başlanmasının ardından siyasi bir kaos yaşanıp bu uygulamaların birden durması. Bu da Yeryüzündeki yaşamın tamamı üzerinde tam bir ısı şoku yaşanmasına neden olabilir -ki buna ne tür tepkiler verileceği henüz hayalin ufkun ötesinde bi yerde!
İnsan, daha azla yetinen, daha az lükse fit bir canlı olabilecek mi? Postkapitalizm sath-ı mahalline girdiğimiz ve yeryüzünün "İnsanlık çağı"nı yaşadığımız şu dönemde, en önemli soru bu. Soru, yanıtın yarısıdır. Ve buna da yanıtlar bulunacağı kesin, ama zaman çok önemli. Düşünen bilge insan "Homo Sapiens" acilen saksıyı çalıştırmak zorunda.

Öngörüleri kesinleştirmek ve geleceğe hazırlanmak

"Dibi görmemize daha var mı, ne dersiniz?"
"2033'de beklediğimiz güzel gönleri görür müyüz?"
"Laik Cumhuriyet yıkılır mı dersiniz?"

Son zamanda böyle sorulara daha sık muhatap oluyorum. Gelecek korkusu bir çok insanın hayatında elle tutulur somut bir hal aldı.
    Bu blogun altbaşlığı "İstanbul'dan Dünyaya ve geleceğe bakış", yani geleceği merak eden, kurgulamak ve kurmak isteyenlere de hitap ediyor. Ama gelecek hangi ölçülere kadar tahmin edilebilir -yapılan tahminlerin doğruluk oranı nedir, ne olabilir?
    Dünyanın artık gözle görülür bir transformasyon dönemine girdiğini, kurumlarının ve sisteminin temellerinden sarsılmakta olduğunu biliyoruz. Henüz hiç bir şey yerine oturmadığı için olayların nasıl gelişeceği, bu karanlık yolun "tam olarak" nereye çıkacağını bilmiyoruz, bazı tahminlerimiz var elbette -ama herkes bilmek, daha kesin tahminler okumak istiyor. ABD'ye yapılan 11 Eylül 2001 saldırılarını kimse öngörememişti. Bu olayın önemli ayrıntıları (hatta gerçekte kimler tarafından yapıldığı) meçhul. 2008 küresel kategorik sistem krizinin gelişini tahmin edebilenlerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyor. Bilgi denizinde yüzülen internet devrinde insanların bu kadar kör olması, -daha doğrusu doğru öngörüler yapanların önemli kurumlarla ilişkisinin olmaması büyük dezavantaj, çünkü çok isabetli tahminler yapanlar da var. Bu yazı, onlarla ilgili. Ama önce böyle doğru öngörüler yapması beklenen "uzmanlar" hakkında bir çift söz:
    Gelecek tahminleri konusunda yirmi yıl muazzam bir çalışma yürüten ünlü Psikoloji profesörü Philip Tetlock 2005'de "Expert Political Judgment" adlı kitabında bu konudaki tesbitlerini ve bulgularını yazmıştı. 284 kelli-felli okumuş-yazmış siyasi yorumcunun 82.361 gelecek tahminlerinin ne kadarının doğru çıktığını inceleyen Tetlock, bu öngörülerin çıkma oranının, konularla ilgilenen amatörlerinkinden farkının olmadığını -yani tesadüflerden ibaret ve sıfırın biraz üzerinde gezindiğini- belgelemiş. Bu konudaki bir sözünü alıntılamadan edemeyeceğim: "Maymunları bir hedef tahtasının önüne oklarla yalnız bıraksanız, onların hedefi vurma ihtimali ne kadarsa, uzmanlarımızın doğru tahmin yapma olasılığı da o kadar". Ama insanlığın tahmin kapasitesi "uzmanlar"la sınırlı değil. Mesela P.M. Dergisi'nin Nisan sayısında konu hakkında yayınlanan bir yazıda, Amerikan gizli servislerinin öngörülerinin çıkma ihtimalinin yüzde 30 olduğu, bu oranı da bizzat bu gizli servislerin tesbit ettiği yazıyor.
    Günümüzün bu önemli zorunluluğundan yola çıkarak sorumuzu soralım: Öngörülerinin doğru çıkma ihtimali yüksek olanlar var mı, varsa bunlar kim?
    11 Eylül El Kaide saldırısından dilleri yanan Amerikalılar, doğru gelecek öngörüleri yapanları tesbit etmek için "Intelligence Advanced Research Projects Activity" (IAPRA) adı altında 28.000 kişinin katıldığı bir çalışma yapmışlar, öngörüleriyle sıradan insanlardan profesörlere kadar bir dizi insan araştırmaya denek olarak katılmış ve bu insanlar arasından, öngörüleri en çok doğru çıkanları seçmişler. Bu araştırma sayesinde, bu insanların nasıl tipler olduklarını biliyoruz:
    Hiç biri her hangi bir konunun uzmanı değil. İdeoloji ve din konusunda herhangi bir bağnazlıkları yok. Hepsi çok meraklı, yani ilgi alanları çok geniş, her konuda az buçuk bilgisi olan tipler. Tek konuda derinlemesine bilgi sahibi değiller, çok yönlüler. Hepsi yaratıcı yanı olan ve sürekli öğrenen insanlar, üstelik başkalarının fikirlerine açıklar, farklı fikirleri dinlemesini biliyorlar. Hepsi, kendi hatalarını kabul edebilen, kendini eleştirebilen, hatalarını düzeltebilen ve konulara önyargısız yaklaşabilen kişiler -ancak bu şartlar altında doğru tahminlerde bulunabiliyorlar ve bunun için de sofistike yöntemlere başvurmayıp, bildiğiniz Google'i kullanıyorlar, olayların tarihi arka planını araştırıyorlar, benzer olaylarla kıyaslıyorlar falan...
    Derginin yazdığı kadarıyla IAPRA bu insanlardan Dünyada 200 kişi tesbit etmiş ve bunların 8 tim halinde örgütlenmelerini sağlamış. Bu kişlere öyle hava-cıva sorular sormuyorlar. "Suriye'de barış olur mu, olursa ne zaman?" gibi yeri-süresi belirli kesin soruları yanıtlamaları isteniyor ve yaptıkları tahminlerden onda dokuzunun çıktığı söyleniyor. Şimdi benim sorum:
    Türkiye'deki gelişmeler konusunda böyle objektif ve yerinde öngörülerde bulunanabilecek insanlar -bilimsel bir çalışma sonucu- tesbit edilemez mi? Türkiye'de de bal gibi böyle bir grup oluşturulabilir -hatta bu anonim, twitter/facebook üzerinden bile yapılabilir. Tabii burada samimiyet ve konulara tarafsız bakabilmek çok önemli, zira insanlar kendi beklentilerini de rahatlıkla "öngörü" gibi sunabiliyorlar. Diğer önemli konu, tahmin için sorulacak sorular ve onların formülasyonu, -zira iyi bir soru cevabın yarısıdır.

Jürgen Roth ile birlikte Türkiye ve Avrupa'da "Kirli demokrasi"

Türkiye hakkında okuduğum ilk Almanca kitabın yazarı Jürgen Roth. Almanya'nın en önemli araştırmacı gazetecilerinden biri. Liseden sonra eğitimini yarıda bırakmış ve 1968'de Almanya'yı terkedip Türkiye'ye gelmiş. Türkiye'de uyanan Sol bilince, kendi deyimiyle "gençlerin köylerde bile, Marksist-Leninist gruplarda örgütlenmelerine" İzmir ve Ege'de şahit olmuş, Bodrum'da yaşamış. Yaklaşık bir yıl yaşadığı Türkiye'den bahsederken heyecanlanıyor, ülkemize eleştirel bir sevgiyle yaklaşıyor. İşte o dönemde Brigitte Heinrich ile birlikte 1973'de, benim okuduğum ilk Almanca Türkiye kitabını yazmış: "Partner Türkei - oder Folter für die Freiheit des Westens" (Ortağımız Türkiye - veya Batı'nın özgürlüğü adına işkence).
    Kırmızı kapaklı sarı sırtlı küçük puntolarla basılmış ikiyüz sayfaya yakın bir kitap. Üzerinde kırmızı tonlarda bir tank ve Türk bayrakları. 1971 askeri darbesinin deli boğalarına kıpkırmızı dalgalanan sert ve net bir kitap. Kitabı "Aktuell" serisinden yayınlayan Rowohlt yayınları, ben bu kitabı okuduktan sonra favori yayınevim olmuştu ve Berlin'deki kütüphanemde aynı seriden diğer güncel kitaplardan oluşan bir rafım vardı. Türkiye hakkında konuşurken keyifle piposunu yakıyor ve misafir olduğum evinde Türkiye hakkındaki yorumlarımı dikkatle dinliyor.
    Jürgen Roth 1976'da yeniden Türkiye'ye geldiğinde dönemin öğrenci olayları atmosferinde, en büyük devrimci gençlik örgütü Dev Yol çevresini tanımış, sonra Uluslararası Af Örgütü'nün isteğiyle Güneydoğu'ya, yani Karl May'ın deyimiyle "Vahşi Kürdistan'a" gitmiş. Bu yolculuğundan da ikinci Türkiye kitabı, "Geographie der Unterdrückten - Kurden" (Ezilenlerin Coğrafyası - Kürtler) çıkmış. Kitap gene aynı yayınevinden, ama kırmızı kapaklı "güncel" sorunlar dizisinden çıkmadığından gözümden kaçmış olmalı.
    Jürgen Roth'un doğrudan Türkiye'yi ve Kürtleri konu alan dört kitabı var. 34'üncü son kitabında da, Avrupa için önemli bir yer olan Türkiye'ye yer ayırmış: "Schmutzige Demokratie" (Kirli Demokrasi). Kitabını yayına girmeden önce bana gönderme nezaketinde bulundu ve kitabını piyasaya çıkmadan önce okumaya başladım. Bu benim için büyük bir onur elbette. Eleştirel keskin bir dile sahip araştırmacı gazeteci Jürgen Roth, benim yaşayan idollerimden biridir, diğer idolüm Uğur Mumcu'yu tanıdığını ve ona büyük saygı duyduğunu da anlattı. Bir dizi tesadüf sonucu onunla tanışmak, geçen ay onunla Frankfurt'da ikinci kez sohbet etmek çok güzeldi. Roth yeni kitabında, Avrupa'da demokrasinin altını oyanlara, demokrasiyi kullananlara ve demokrasinin rafa kaldırılmasına göz yumanlara ve mesela mültecilerden kurtulmak adına Avrupa değerlerinin Türkiye'deki islamcı diktatörlüğe satılmasına bodoslama dalıyor.
    Kitap, Papa Franciscus'un 6 Mayıs 2016'da, "İnsan Haklarının, Demokrasi ve Özgürlüklerin savunucusu hümanist Avrupa, sana ne oldu?" sorusuyla başlıyor. Roth, Avrupa'da Müslümanlara ve mültecilere karşı yükselen Sağcı tepkinin ruh sağlığını bozduğunu anlatarak başladığı kitabında demokrasinin nasıl dejenere olduğunu, uzmanı olduğu yolsuzluk dosyaları ve Avrupa siyasetindeki mafyalaşma eğilimlerine değinerek anlatıyor. Kitapta mesela Macaristan hakkında uzunca bir bölüm var.
    Demokrasi sadece bir yönetim şeklinin adı değil elbette. İnsani yanı ihmal edilmiş, dayanışmayan insanların demokrasisi, ruhunu yitirmiş bir demokrasidir ve Roth tam da buna karşı çıkıyor. Jürgen Roth, birzamanlar Afrika'ya, Latinamerika'ya, Asya'ya ihraç edilen değerler arasında yer alan Demokrasinin, Türkiye gibi totaliter ülkelere -reel politika adına- verdiği tavizlerle kirlenip bozulduğunu söylüyor.
    Kitabın benim için dikkat çekici diğer bir yanı, Türkiye'de demokrasinin bozulup sona ermekte olduğu aşamada, Avrupa'ya nasıl kötü bir etkide bulunduğu. Avrupa'daki Sağ popülizmin yükselmesinde, Türkiye'de her gün dört bir cihana ayar veren sert söylemin rolü tartışılmaz. Türkiye'nin etkisi, rüzgar ekmek. Sonuç, Avrupa'daki Müslümanlara ve mültecilere karşı dozu gün geçtikçe artan bir fırtına.
    Kitap, çok sayıda olayı yap boz şeklinde işleyip, bütüne tamamlıyor ve demokrasinin bozulmasına karşı yüksek öfke potansiyeli barındırıyor. Tabii Türkiye'nin yöneticileri dahil hiç kimseye yumuşak davranmadığı da açık. Roth, Demokrasiyi yok etmek için demokrasinin kullanılmasına öfkeli. Avrupa'daki demokrasi geleneğinin kendiliğinden oluşmadığını ve uzun bir mücadele sonucu elde edildiğini unutmayalım ve kökünde insan sevgisinin olmadığı bir demokrasinin şekilsel bir demokrasiden öteye gidemeyeceği gerçeğini bir kenara yazmamıza gerek yok. Olanca karamsarlığına rağmen Jürgen Roth bunu kitabında yazmış. Onunla yeni sohbetler ve yeni konularda buluşmak üzere...

Yeni statü sembolleri ve postkapitalist yaşam felsefesine doğru

1980'lerde herkes otomobil satın almak istiyordu. Üniversite öğrencileri bile kör topal bir araba ediniyordu. Berlin'de en rağbetteki, en fiyakalı öğrenci arabası Citroen 2CV denen sevimli gaz tenekesiydi ve tabii Türkiye'de "tosbaa" dediğimiz VW Käfer (böcek). Aklı Türkiye'de kalmış zengin İstanbul çocukları ise Berlin caddelerinde elden düşme BMW'leri tercih ediyorlardı. Otomobil, o yılların en önemli statü sembolüydü. 1990'ların neoliberalizminde Türkiye'de de "oturmuş inanç", eski Türk filmlerindeki "zenginlerden" bildiğimiz "Araba yat kat" meselesiydi ve buradaki "kat", "villa" olarak değiştirilmişti. Ama Berlin'de sadece mala mülke değil, bir de eğitim seviyesi ve kültüre bakılıyordu, başka semboller de vardı elbette. Eğitim, Türkiye'de de daima önemli olmuştur, ama son 60 yıldır asıl statü sembolleri maddi şeylerdi. Bu biraz da Türkiye'nin muhafazakar muktedirleriyle ve onların dünyadan kopukluğuyla ilgili bir durum elbette. Ama Türkiye Avrupa'nın hemen kıyısında, onunla tarihten ve ticaretten gelen sağlam bağlara sahip bir yer olduğundan, burada en bağnaz rejimler de yaşasa, Avrupa'da görülen her trend mutlaka Türkiye'ye de uğrar.
    "Lüks" ile "Statü sembolü" kavramları genellikle birbirine karıştırılır. Lüks, daha içine kapalı yaşanan ve mutlaka bir felsefesi olmayan, parası olan herkesin kullanabileceği, mutlaka anlamlı olmak zorunda olmayan şeyler ve durumlarla ilgili bir kavramdır. Ama statü sembolü, zamanın ruhunu yansıtan ve belli bir elit çevreye dahil olunduğunu -dışarıya- gösteren, başkalarına bunun sinyalini gönderen şeyler ve durumlardır. Statü sembolleri önemlidir, çünkü özgün bir zaman diliminde trendlerin yönüne dikkat çekerler, benimsenen yaşam türü ve kalitesi ile ilgili önemli ipuçları sunarlar. Mesela ilk ortaya çıktıklarında Türkiye'de herkesin "bitli" diye küçümsediği Hipilerin bir devrin kültürünü nasıl etkiledikleri malum. Bugün 1968'lileri kimse küçümsemiyor. O hareketle sosyalizm kurulmadı ama Dünya popüler kültürünün kökten değişiminin piminin 1968'de çekildiğini herkes biliyor, tıpkı "Bitti" denen Gezi/Haziran kültürü gibi.
    Postkapitalist paradigmanın etkisini adım adım artırdığı günümüzde de yeni statü sembollerinin oluştuğunu, artık yüksek sesle ifade edebiliriz. Bunlardan ilki "Boş zaman"...
    Türkiye'de ortodoks Sol hâlâ "Emekçiler"i ve "iş"i kutsayadursun, günümüzün en önemli üç statü sembolünün başında, "sağlıklı yaşam" ile kombine edilmiş halde düşünülen "kendine ayırabildiğin kaliteli boş zaman" geliyor. Eskiden Avrupa'da iş günlerinde sokaklarda kimsenin olmaması "iyi bir şey" sayılıyordu. Şimdi, çok iyi giyimli adamları ve kadınları parklarda, ayaküstü dakikalarca sohbet ederken görebiliyorsunuz. Uzun sabah kahvaltıları, günübirlik kaçamaklar, çocuğuyla iş vakti dışarıda uzun uzun oynayabilenler, imtiyazlı sayılıyor ve bu bir statü sembolü -tabii belli şartlar altında...
    Türkiye'de asla çok ciddiye alınmadı ama günümüzde Avrupa'sından Amerika'sına, oradan Çin ve Japonya'sına kadar eğitimli/kültürlü/yetenekli olmak, en önemli statü sembolü sayılmaya devam etmekle birlikte, bu kişiler kesinlikle iş manyağı değiller ve büyük çoğunluğu evlerindeki ofislerinde çalışıyorlar ve kendilerine bol zaman ayırıyorlar. Yaşam biçiminin "iş zaman ve boş zaman" diye ayrılmasının bu sisteme özgü bir dangalaklık türü olduğunu, sekiz saat tam gün "ücretli iş" anlayışının insan doğasına aykırı olduğunu on yıl önce yayınlanan kitabımda da belirtmiştim ("Daha Nereye Kadar" 2005). Aynı dönemlerde Avrupa'daki dostlar da bu konuyu işliyorlardı. Bu bilincin mayası Avrupa'da ve Amerika'da tuttu, burada ise Solcular, Marx'ın eleştirdiği "Ücretli iş" (Arbeit) ve "İşçi"yi, hâlâ "Emek" ve "Emekçi" diye kutsuyorlar, ama büyünce işçi olmak isteyen bir tek çocuk yok Dünyada ve bunu sorgulamıyorlar.
    Günümüzün üçüncü statü sembolü hayatıma sessiz sedasız giriverdi. Bizim mahallede bir bisikletçi açıldı. Pahalı bisiklet satan bu dükkan aynı zamanda bir Cafe ve gün boyu boş masa kalmamacasına dolu. Mahalle berberi ve eski Ermeni dükkanlarının tarihini anlatan balık lokantası garsonları, Boğaz'ın kenarında bisikletçinin "iş" yapabileceğine önce inanmamışlardı, şimdi benimsediler. Türkiye'de görgüsüz muhafazakar entel eskileri, tank gibi ciplere binip ömürlerini İstanbul trafiğinde geçirirken, karbon bisikletinin üzerinde kravatı rüzgarda uçuşarak araba sollayan yeni nesil, arada İstanbul'da da görünüyor. Şimdi bazıları "bisiklet" diye küçümsüyor olabilir. Mercedes Benz, bu trendi farketti ve dört yıldır bisiklet üretiyor. Süper bisikletlerin fiyatı, küçük bir otomobilin fiyatına yaklaşıyor. Ünlü bütün otomobil markalarının bisikletleri de var artık ama mesele bu değil tabii, çünkü bisiklet yeni bir felsefeyi yansıtıyor: Kendini tenekeye hapsetmiyorsun ve arabanı değil kendini gösteriyorsun. Şoförün yok. Bir yere yetişmiyorsun, zamanın var. Trafiğin asla tıkanmıyor. İstediğin yere gidiyorsun. Bisikletin şu yeni hafif alüminyum aletlerdense, katlayıp çanta gibi Cafe'nin içine kadar sokabiliyorsun. Sağlıklı yaşamış oluyorsun -ki günümüzde çok önemseniyor. Çalışmıyorsun, onun yerine bir meşgalen var ve o meşgale iyi para da getiriyor. Çok mu yoruldun, hemen minik elektrik motorunu açıyorsun, bisiklet sana yardımcı oluyor. Elektrikli modeller Türkiye'ye geldi gelecek.
    Dördüncü statü sembolü için Taksim Meydanı'ndaki Gezi Cafe'den Gümüşsuyu'na doğru bir iki adımda ulaşabilirsiniz. Hemen solda bir dükkanda, evlerde ve küçük bahçelerde tamamen organik/özel tarımla üretilmiş çeşitli bitkilerden yapılma -istediğiniz gibi kendiniz kombine edebiliyorsunuz- salatalar satılıyor. Dükkan, tam yeni elitlerin mantığıyla onbir gibi çalışmaya başlıyor ve öğleden sonra üç gibi kapanıyor ve oraya yemeğe gelen diplomatlar, sanatçılar, yabancılar, ünlüler, yeni elitlerin özelliklerini taşıyan kişiler. Çok iyi eğitimli ve/veya akıllı uslu yaratıcı insanlar. Avrupa'da elitlerin oturduğu yerler genellikle bağlık bahçelik yerler. Yeşil ve doğa, yerleşim birimlerine kadar gelmekle yetinmeyip evlerin içine kadar giriyor ve umulmadık küçük bahçelerde umulmadık bitkiler yeşeriyor. Böyle bir şeye vakti olmak demek, sağlıklı yaşamak, zamanı olmak ve zevkli olmak demek, zira gastronomi gene önemli. 1990'lı yıllarda Türkiye'de de evde hayatın merkezini mutfağın aldığı konseptler yaygındı. Türkler beton manyağı olduğundan bu akıma hemen uyum sağladılar, tıpkı villa furyasına ayak uydurdukları gibi, ama bisiklete ayak uydurmak pek kolay olmayacak gibi. İsveç, ülkesinin tamamını bisiklet yolları ağıyla adeta yeniden kuruyor. Türkiye'de bu konu kıpırdanma seviyesinde. Geçen gün İzmir'de bir kadın insiyatifi "en güzel elbiselerinle bisiklete" gibi bir kampanya yaptı, hem kadınların özgürlüğü hem de bisiklet kültürü adına.
    Beijing'e gittiğimde orada bisiklet ordularıyla karşılaşacağımı sanıyordum, ama bisikletli sayısının beklediğimden az olmasının Türkiye'ye de has bir sonradan görme semptomu olduğunu öğrendim. Gene de her yere bisiklet yolu vardı ve bisikletli sayısı Türkiye ile kesinlikle kıyaslanmayacak kadar fazlaydı. İzmit'te şehir içinde belediyeye ait bisikletleri yok fiyatına kiralayıp kullanabiliyorsunuz, başka şehirlerde de vardır bu hizmet mutlaka -ama bisiklet henüz emekleme aşamasında, zira işin felsefesi buraya ulaşmadı, ne zaman ulaşacağı da belirsiz.
    Yeni statü sembollerinin asıl özünü özgürlük duygusu ve aktif doğrudan demokrasi anlayışı oluşturuyor. Türkiye'de yeni statü sembollerine sahip olan ve onları sergileyenler, bildiğimiz Gezi isyancılarının günlük hayattaki halleri. Özgürlük, birlikte hareket edebilen aktif ağların ve bilinçli tüketici kitlesi olmanın sayesinde dayatıcı bir güvence de sağlıyor kendine. Türkiye'de "otobüste şortlu kadına tekme" konusunda şık bir şekilde mobilize olan kesim, bunun iyi bir örneğini verdi. Ege sahillerindeki fahiş fiyat ve kötü kaliteye karşı Yunan adalarına yönelen ve daha çok feminen özellikler taşıyan yeni eğilimler kendi gücünün bilincine varıyor ve yeni statü sembollerini benimsiyor.
    Kapitalizmin, "sürekli daha hızlı, daha çok" anlayışının yerini "yavaşla ve yaşadığının farkına var" anlayışı alıyor. Birey olmak, özgün olmak, yatatıcı olmak, kültürlü olmak, iyi eğitim almış olmak önem kazanıyor. Çevre duyarlılığının artmasından öte, doğa ile içiçe yaşamak anlayışı benimseniyor. Postkapitalist toplum, daha az çalışıp daha çok yaşanan ve herkesin çalışmadığı ama herkesin doyduğu ve insan haysiyetine uygun yaşadığı bir dünyanın peşinde ve bu kez devrim-mevrim bekleyen yok. Her şey adım adım yavaş yavaş gerçekleşiyor. Sonra herkes bisikletine binip sahile iniyor!