Avrupa basınında Türkiye'nin Suriye'ye girişi

İtalyan gazetesi La Repubblica, ABD'nin Ankara'nın isteklerine boyun eğdiğini yazıyor. Gazete, Kürtlerin Türk sınırı yakınındaki Menbiç'i Amerikan hava desteğiyle ele geçirmelerinin ardından gene Amerikalıların Kürtlerin bu son askeri başarısını "desteklemediklerini" açıklamaları ve Kürtlere Cerablus'tan uzak durmalarını tembih etmeleri, Cerablus'un "Türklere ve onlara dost milislere" verileceğini söylemeleri, "Erdoğanla barışmak için hediye"dir diyor. Gazetenin ifadesine göre Jo Biden'in Türkiye ziyaretinden çıkan sonuçlardan biri de bu. Ve ABD Başkan Yardımcısının Ankara'ya gelirken yanında başka "sakinleştiriciler" de getirdiğine dikkat çeken gazete, "Kürt takıntısı olan ev sahibi için" bu sakinleştiricilerin gerekli olduğunu savunuyor ve burada yaşananın , Amerikalıların yüzlerini IŞİD karşıtı koalisyonunun etkili gücü Kürtlerden Türklere çevirmesi olduğunu söylüyor.

İsveç gazetesi Aftonbladet, Türkiye'nin Suriye'ye, orada barışı kurmak için girmediği, IŞİD'in yanında IŞİD'e karşı savaşan Kürtleri de hedef aldığını yazıyor. Gazete, Türkiye'deki rejim "muhalifleri"nin -artık böyle bir terim kullanmak pek de abes olmasa gerek- askeri operasyonun asıl hedefinin Kürtler olduğuna inandıklarının altını çizip bir tesbitte bulunuyor: "Ortadoğudaki aidiyetler din ve milliyetçilikler üzerinden kurgulanıyor, bunlar da ülkelerin halklarından tam bir biat talep ediyor. Kürtlerin ezilmesi de bu yüzden." Gazete, Türkiye'de yaşayan her beş kişiden birinin Kürt olduğuna dikkat çekerek, "Ankara, Kuzey Irak'da başarı kazanan Kürtlerin, bu pozisyonlarını Kuzey Suriye'de konsolide edip bir Kürt devleti kurmalarından korkuyor" diye yazıyor.

İsviçreli Neue Zürcher Zeitung gazetesi, Türkiye'nin esas olarak YPG'yi vurmak için Suriye'ye girdiği üzerinde durarak, "Türk ordusu orada uzun süre kalırsa, ABD'nin koruması altındaki Kürt güçler ile çatışmaları kesin" diyor ve Amerikalıların Kuzey Suriye'de başarıyla IŞİD'e karşı savaşan Kürtleri, Türkiye ordusuyla IŞİD'e karşı savaşmak üzere oraya giriyor diye satarsa, büyük hata yapmış olacağını yazıyor. Gazete, Kürtlerin bölgede etki alanlarını sürekli genişletmek isteklerine bir sınır çekmek zorunda oldukları uyarısında bulunuyor.

Belçika gazetesi De Morgen, "Suriye'de miyop askeri şiddet anlayışını kim terkedip ciddi bir barış inisiyatifi başlatacak?" diye soruyor. Savaşla bu işin devam etmesinin felaket boyutlarını daha da büyüttüğüne dikkat çeken gazete, Bosna'daki 1995 Dayton Antlaşmasına atıfta bulunarak, silahların susuturulacağı, barışın kurulacağı, Suriye'de uluslararası askeri gücün asayişi sağlayacağı  bir barış dönemi hayal ediyor. Gazete, kanın durması için gerekirse ülkenin Allah veya Milliyetçilik adına değil, sekizbuçuk milyon Suriyeli çocuğun yaşamı ve geleceği adına birkaç parçaya bölünmesini de öneriyor. 

Kapitalizmin "ulusal egemenlik" alanıyla ilişkisi ve İstanbul

Türkiye'ye yeni geldiğim 1990'lı yılların başında ağzını açan her siyasi, "Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü" diye başlayan veya biten uzun cümleler kurardı. O dönemde ülkenin bölünmesini isteyen Kürtler vardı elbette, ama bunlar bir çoğunluk oluşturmuyorlardı, şimdi de oluşturmuyorlar. Ülkenin bölünme ihtimalinin ihtimali, katmerli travmaları tetikledi, o travmalar da kurşun olup ülkenin üzerine yağdı.
    Anlayamadığım konu, ülkenin bölünme ihtimalini -bırakın klasik neoliberal Türk "ökönomistlerini"- Sol'un bile ekonomi açısından neden cidden değerlendirmediğiydi. Bir ülke bölünecek, böl! Tamam. Peki bunun ekonomik mümkünatı nedir? Bundan bahseden bir tek bacak entelektüel görmedim. Kürtlerin o dönemde "Bölünürsek Kürdistan ekonomisi nasıl bir şey olur, biz sosyalist falan olma iddiasındayız, sosyalist Kürdistan ekonomisini nasıl işleteceğiz, nice olacak?" meyanında yazılmış bir tek kitap, hatta bir tek ciddi yazı görmedim. Kısacası bu konuda pek ciddiye alınabilecek gibi değillerdi, eh devlet tarafı da ciddi olamazdı. Nitekim Kürtlerin ezici çoğunluğu zaten Türkiye'den ayrılmayı düşünmüyordu, bugün de düşünmüyor. Ama olası bir bölünme durumunun bugün o güne nazaran daha sağlam ekonomik temellere sahip olduğunu da belirtelim. Buna rağmen, ekonomik dayanağı zayıf bir ihtimal. Neden? Bu yazının konusu, bu soruya -kapitalizmin bugünkü ahvali dairesinde- genel bir çerçeve çizip yorumu size bırakmak.
    Ulus devlet denen kurumsallaşma, kapitalizmin en başından itibaren bir zorunluluk değildi. Kapitalizm ilk ortaya çıktığında bir şehir fenomeniydi. Venedik, Ceneviz, Amsterdam'daki ilk kapitalizm örnekleri, ulus devleti ve onun teritoryalliğini (egemenlik alanını/coğrafyasını) zorunlu kılmıyorlardı. Kapitalizmin teritoryal biçimini, Londra etrafında şekillenen ekonomiye "borçluyuz". Ardından Büyük Britanya kapitalizmi ve onun teritoryal ifadesi ortaya çıktı, bu model diğer ülkelerde de sahiplenildi. Buna rağmen Avrupa'nın önemli şehirleri, Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar (19'uncu Yüzyıl sonunda) dünya kapitalizminin asli unsurlarını oluşturuyorlardı. Kapitalizmde -ülkeler arası- bariz teritoryal bütüncül farklılıkların ortaya çıkşı, ancak emperyalizm çağının sonuna doğru (yani esasen II. Dünya Savaşı'ndan sonra) görülmeye başlanmıştır. Ondan önce şehirler, endüstrilerileriyle, ülkelerden önde gidiyorlardı. Şehir-ülke ayrımını yeniden hatırlamamızın nedeni, şehirlerin global ekonomide giderek baş rol oynamaya başladığı bir döneme girmiş olmamızdır. 1950'lerde başlayan "iki süper devlet hegemonyacılığı" döneminde, ekonomide şehirlerin farkı değil, ulus devlet farklılıkları ön plana çıkmıştı ve kapitalizmin tarihi açısından önemli bir durumdu. Ama 1980'li yıllardan itibaren şimdi, neoliberalleşmiş bir globalleşme döneminde yaşıyoruz ve 2008'den buyana, postkapitalist paradigmanın gün geçtikçe güçlenmesi, sistemin trendleri açısından ayrı bir önem ve belirsizlik üretiyor.
    Şehir ekonomisinden devlet ekonomisine geçiş Türkiye'de de oldukça net gözlenen bir gelişmeydi. İstanbul, Selanik ve İzmir illerinde başlayan ilk kapitalistleşmenin devlet ekonomisine ve homojen ulus üretimine dönüşmesinin asıl Cumhuriyet'in kurulmasından sonraki hızlı süreçte yaşandığını biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin teritoryal bir milli ekonomi olarak ABD hegemonyasına göre hizalandığı da malum (bazı ülkeler de Sovyetler Birliği'ne göre hizalanmışlardı). Kapitalizmin globalleşmesinden ziyade enternasyonalleşmesi sözkonusuydu ve dünya ekonomisi, tek tek ulus devletlerin milli ekonomilerinin toplamı halideydi. 1980'lerde başlayan neoliberal globalleşme (özellikle Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra), Amerikan hegemonyasının artmayıp azalmasını sağladı ve neoliberal global döneme has, uluslarötesi kapitalin yeni global hegemonyasına vurgu yapan "Bütüncül Emperyalizm" ortaya çıktı (bu zorlama terim Robert Kurz'a aittir ve Sol konteks içinde geçmiş teori ile bir bağ kurmak amacıyla üretilmiştir).
    Burada bizi ilgilendiren, kapitalin tek tek ulus devletlerden koparak uluslarötesi bir karakter arzettiği günümüzde, yerel teritoryal bağlantısının/dayanağının ne olduğu ve bunun önemi. Globalleşme genellikle fazla abartılıyor ve kapitalin yerellikten önemli ölçüde koparak bağımsızlaştığı söylenirken globalleşmenin yerel kökleri küçümseniyor. Şehir kapitalizminden teritoryal kapitalizme geçildiğinden beri devletin ekonomi üzerinde pozitif veya negatif etkisi arttı. Devlet, üretimin koordinesi ve hızlandırılması (ve ülkenin milli kapitalizminin egemenlik alanı dahilinde "iş"lerin daha kolay/hızlı grülebilmesi) için elzem. Halkı "iş toplumu"na entegre edebilmek için kültürel homojenleşmeye (ulus inşasına) girişen devlet, kapitalizmin iyi işleyebilmesi için başka önemli şartlar da yaratır. Mesela, kaliteyi yükseltmek amacıyla herkese sunulmaya çalışılan fırsat eşitliği, kurumsallaşmış hukuk sistemi, yeraltı/yerüstü/insan kaynaklarının hakkıyla kullanılabilmesi, para politikaları, ve benzeri konular, devletin sistemi geliştirmesini sağlayabilir, tersi de sistemi zayıflatır.
    Globalleşme, yerel/teritoryal örgütlenmelerle oldu. Teritoryal yapılar, mal/hizmet/işgücü transferini -ülke içinde- yerel kalmaktan çıkarmış ve bu konuda belli tecrübeler biriktirmişti. Yerellik, önce ülkelerin kendi ulusal sınırları dahilinde bozuldu. Devletlerin bu süreçte çok katmanlı yeniden örgütlenmesi, neoliberalizmin kimlikçilik dönemine denk geldiğinden, Türkiye'de etnik/dînî kimlik üzerinden siyaset yapan parti ve örgütleri ön plana çıkardı. Fakat bu durum, 2008'de başlayan sistem kriziyle birlikte önce yavaş sonra hızlı tempoda bozulmaktadır. Kimlikçi politikalar hızla irtifa kaybederken, kapitalizmin yeni sürecine uygun siyasi hareketler ve Sol'a açık atmosfer belirginleşiyor. Henüz cılızlar, ama yaşanacak daha aküt krizlerle, kimlikçi siyasetlerin Türkiye'deki alternatifleri de güçlenecektir.
    Globalleşmenin başında, yerel/teritoryal  bağımlılığı (yani milli kapitalizmi) aşmak, gene teritoryal yapılar sayesinde oldu ve bu yapılar da gene teritoryal bir yapılanma olan ulus devlet tarafından kuruldular. Sistemin ihtiyacı olan "formatlanmış" -aynı dilde eğitilmiş ve ortak ulus bilinciyle teçhiz edilmiş- üreticileri/tüketicileri devlet üretmekteydi. Neoliberalizmin sınır ötesi karakter arzeden işleyişinin garantörü de gene bu yerel örgütlenmeler ve ulus devletler oldu. Yerel kurumların globalizme göre örgütlenmeleri prosesi için bugün 'Glokalleşme' terimini kullanıyoruz ve bu terim, globalleşme ile ulus devlet teritoryalliği arasındaki kilit terimlerden. Zira giderek global ekonominin yeni metropolleri diyebileceğimiz şehirlerde toplanan elit iş gücü, finans ve sofistike üretim teknolojileri, milli kapitalizm döneminden çok daha hızlı bir iletişim ve ulaşım gerektiriyor. İnternet üzerinden iletişim giderlerinin sıfıra yaklaştığı günümüzde global ekonominin metropolleri, egemenlik alanı dahilinde bulunduğu ülkeler tarafından tam kontrol edilemiyorlar ve bu anlamda giderek ulus devletlerden daha bağımsız oluşuklar haline geliyorlar. Bu şehirlerin içinde Türkiye'den sadece İstanbul ve periferisi bulunuyor. Daha küçük ölçekte, ülke içinde önemli şehirler malum, ama onlar arasında da geleceğe entegre şehirler sıralamasında galiba esasen İzmir, Ankara ve Eskişehir'i sayabiliriz.
    Dar alanda hammadde işleyebilen, finans merkezi olan, kültür endüstrisinin yaşadığı, hukuk sisteminin iyi işlediği, banka ve sigortalrın üslendiği global metropollerin işlemesinin garantörü, gene teritoryal devletler. Gene teritoryal örgütlenmeler ve eğitim sistemi sayesinde bu metropollerdi taşıyan kalifiye iş gücü sağlanıyor. Kalitatif yüksek konsantrasyon sonucu elde edilen ekonomik avantaj, merkezî olmayan (desentral) ekonomiyi güçlendiriyor. Ve bu noktada, devletlerin ekonomi politikalarının yeni global mertopollerin güçlenmesine ve zayıflamasına ne kadar önemli etkiler yaptığı da net. Terör tehdidi altındaki İstanbul zayıflarken, Diyarbakır'ın global ekonomiye katılması engellenebiliyor. 1980'ler öncesi dünyasında ekonomik güç sıralaması yapılırken listeye ülke adları konuyordu, bugün de konuyor, ama artık devlet sıralamaları eskisi kadar gerçekçi değil. Sıralamaların giderek şehirler üzerinden yapılacağı, kapitalizmin ilk dönemine benzer bir sürece giriliyor. Ulusdevletlerin metropollere homojen dil ve kültürde kalifiye eleman yetiştirme tekeli de aşınıyor. Dil İngilizce, eğitim biçimi de global ve yerellik eskisinden daha önemsiz hale geliyor. Şehirler, uludevletlerden ve uluslararası ilişkilerden daha bağımsız hale geliyor. Şehirler, uluslarötesi kapitalin mal/iş/eleman dolaşımının merkezleri olarak ulusdevletlerin kontrolünden giderek çıkarlarken, üzerinde yaşadıkları ulus devletlere katkıları da çetrefilli bir rota izliyor. Bu şehirler ülkelere prestij sağlarken, maddi katkıları beklendiği kadar olmuyor. Mesela İstanbul, artık sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, global ekonominin ve global kültürün de malı ve ona uygun yeni bir İstanbul elitinin ortaya çıkmakta oluşuna bakarak, eskinin milliyetçi/ulusalcı mukaddesatçı Türkçü elitinin gelecekte sadece küçük bir azınlık teşkil edeceğini söyleyebiliriz. Bu fikir şimdi bazılarına absürd de gelse, dünyadaki genel trende uygun bir gelişme.
    Kapitalizmin kategorik kriz sürecine tekabül eden Postkapitalist dönemde şehirlerin yeniden sistem merkezleri haline gelme eğilimi, teritoryalliğin (kapitalizmin ulusal egemenlik alanının) da zayıfladığına işaret ediyor. Sağ Popülizmin yeniden güçlenmesi, kapitalizmin bu yeni aşamasına hakkıyla uyum sağlanamaması ve yeni alternatiflerin henüz ortada görünmemesindendir. Malesef çok acıya ve ölüme neden olan yeni milliyetçiliklerin ömürleri de kısa olacak gibi görünüyor. Kapitalizmin en temel siyasi ifadesi olan milliyetçiliklerin zamanla marjinalleşip önemsizleşeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Şehirlerin -Türkiye'de İstanbul'un- global anlamda çok daha önem kazanması ve ülkeye daha fazla prestij kazandırması, kapitalizmin en başında kapitalistleşmede motor rolü oynaması, şimdi de postkapitalist dönemde yeni bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Ülkeyi de arkasından sürükleyebilecek önemdeki bu gelişmenin sistemsel garantörü, gene Türkiye Cumhuriyeti ve onun -gelişmelere takaza olmayacak- demokratik seküler hukuk devleti yapısı. Bu özelliklerin yaşatılıp geliştirilmesi, ülkenin bütünü için de tayin edici önemde. Yoksa günün birinde İstanbul ve havzasının ülkeden bağımsız bir yapı haline gelmesi hiç de bilim kurgu malzemesi değil, gerçek olabilir.
    Kırılganlaşan global ekonominin işleyebilmesi, barışın yaygınlaşmasına ve kalıcılaşmasına bağlı. "Küçük olsun benim olsun" mantığı, üçüncü sınıf bir yer olmayı peşinen kabul etmek demektir. Gelişmenin bu aşamasında neoliberal islamcılığın ardından milliyetçiliğin bastığı zeminin de zayıflaması, Türkiye'nin müzminleşen Türk-Kürt meselesinin sosyo-ekonomi dili ve duruşu üzerinden çok daha yaratıcı ve barışçı bir evrim geçireceği aşikar. Kapitalizmin teritoryal bağımlılığının azalması, barışın sağlanması durumunda bir çok konunun düşünülenden daha kolay aşılabileceği ortamı da yaratabilir. Geleceğe akıllıca hazırlık, elbette kapitalizm ötesi alternatiflerin de denkleme dahil edilmesiyle mümkün. Kapitalizmin yeni aşamasını iyi anlamak, onu akıllıca kullanmak ve aşmak için büyük önem taşıyor.

Tarih öğretmeni kütüphaneci Mao Zedong'un çocukluğu ve ölümü

Kubilay Han'ın son Moğol hükümdarı steplere çekilmek zorunda kalınca, üçüncü Ming imparatoru Yongle 15'inci yüzyılın başında Çin'in Kuzey Başkenti haline getirdiği Pekin'in -yani Beijing'in- kalbi sayılan "Yasak Şehri" inşa ettirdi. Bu muhteşem saraylar kompleksinin batısındaki bahçeler mekanına da Zhongnanhai deniyor. Milliyetçi Çin Hükümetinin halka açtığı ve bir zamanlar sadece imparatorların gezindiği Zhongnanhai'ye Mao Zedung ilk kez ayak bastığında henüz yirmidört yaşında bir öğretmendi. Haziran 1917'de İmparatorluğa bağlı bir general şehre girip sonuncu çocuk İmparator Pu Yi'yi yeniden tahta çıkardığında, henüz bahçelere halkın girmesi yasaktı, ama iki hafta sonra birinci ordu gelip imparatoru tahttan indirdiğinde Mao da merakla imparatorluk bahçelerini gezmeye gidenler arasındaydı. Hayatının son yıllarını bu bahçedeki 18'inci yüzyıldan kalma binalarda geçireceğini bilmiyordu belki ama o Zhongnanhai'ye daha ilk gördüğünde vurulmuştu.
    Dünyanın dörtte birine hükmeden, bir kült ve pop figürü haline gelen Çin Halk Cumhuriyetinin kurucusu Mao Zedong, 9 Eylül 1976 Çarşamba günü, nisbeten bakımsız kalmış imparatorluk bahçesi Zhongnanhai'nin içindeki yüzme havuzunun yanına sonradan yapılmış "202 Numara"lı sıradan beton bir evde solunum cihazına bağlı olarak hareketsiz yatıyordu. Yüzü bembeyazdı, gözlerinin feri sönmüştü. Sinir sistemini mahveden ve kısmi felçlere neden olan Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığından başka yoğun sigara tiryakiliği nedeniyle sol akciğerinde oluşmuş üç iri baloncuk, nefes almasını zorlaştırıyordu. Mao, ömrü boyunca içtiği Çin sigaraları yerine son yıllarında kaliteli İngiliz sigaralarına dadanmış, onları da daha bir yıl önce bırakmıştı. Omuriliğinde azalan sinir hücreleri ile ALS hastalığı, çoklu felce neden oluyordu. Mao, burada son yıllarında bol bol seyrettiği Tayvan ve Hongkong yapımı yasak Kungfu filmlerini de seyredemiyordu artık. Bunaltıcı yaz sıcağı ancak gece yarısına doğru serinledi. Dört doktor ve sekiz hemşire, vardiyeli olarak Mao'nun yanındaydılar, baş doktoru Li daima binadaydı.
    Mao uzun zamandır konuşamıyordu. Ancak "Aaa, aa" gibi sesler çıkarabiliyordu. Bilinci tamamen açık olmasına rağmen bedenine hükmedemiyordu. Onun bakışlarını ve hareket belirtilerini anlayıp etrafındaki doktorlara, hasta bakıcılara ve ÇKP'nin yakın politbüro üyelerine "tercüme eden", son gözdesi ve eski sevgilisi Zhang Yufeng'di. 1960'ların başından beri büyük liderin yanında olan otuzlu yaşların başındaki Zhang, bu özelliğiyle Mao'nun yardımcısı en yüksek politikacıları bile saatlerce kapılarda bekletebiliyordu. O Mao'nun en güvendiği kişiydi ve son anlarında daima yanındaydı. Mao'nun yerini alacak Huo Guofeng'in bile yapamadığını, sonunda doktor Li yaptı ve kadını kenara iterek Mao'nun yanına girdi, artık kontrolü doktorlar tam anlamıyla ellerine almışlardı. Bağnazlık sadece dindarlara özgü bir şey değildir. Mao'nun hızlı bir kariyer peşinde olan ve 1930'ların sinema oyuncusu aşırı Solcu karısı Jiang Qing, "doktorların söylediği her üç şeyden sadece birine inanılabilir" demesiyle ünlüdür. Mao da doğal Çin tıbbına inanıyordu ve doktorların her istediklerini yapmalarına asla izin vermiyordu. Mesela Çin'in sevgili çocuğu Başbakan Zhou Enlai'ın kanser olduğunun anlaşılmasına rağmen, onun on yıldan uzun bir süre ameliyat olmasına izin vermeyen de Mao idi. Zhao, estetik yüz hatlarına sahip, Batı kültürü almış entelektüel bir politikacı olarak hâlâ sevilip sayılır ve resimleri günümüzde de Beijing'deki küçük bakkal dükkanlarının baş köşesinde yer alır. Makarna çorbası satan güney Çinli küçük bir lokantada yemek yerken dikkatimi çekmişti. Mao'nun resmi yoktu ama Zhu'nun siyahbeyaz bir fotorafı giriş kapısının tam karşısında asılıydı ve dükkana girenleri ve çıkanları görüyordu.
    Okullu bir çocuk olarak benim ilk Solculuk yılım 1976 yılının 8 Ocak 1976 perşembe günü Beijing'in 305 numaralı hastanesinin ışık almayan bir odasında, son anında bile yakışıklı 72 yaşındaki Zhou Enlai bedenini tamamen sarmış kansere dayanıp hayata gözlerini yumdu. Bunu ben yıllar sonra öğrendim. 1976 yılı Çinlilerin deyimiyle "en ilginç" -yani berbat- yıllardan biri oldu. Yeni Ejder yılına girilmeden başladı ilginçlikler. Yaşananların, ülkenin çehresini muazzam bir şekilde değiştireceğini anlamak için bir kaç ay daha beklemek gerekti.
    28 Temmuz çarşamba günü Hebei eyaleti 8.2 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Deprem, Mao'nun yorgan döşek yattığı Zhongnanhai bahçesinden de çok az hissedildi. Çin tarihinin en şiddetli depremlerinden biri yaşanmıştı ve sadece evler değil, Tangshan'daki tüm endüstri de yerle bir olmuştu. Resmi rakamlara göre 242.000 insan öldü. Yabancı gözlemciler 600.000'den fazla insanın öldüğünü söylediler.
    Deprem'in etkisi bundan ibaret değildi. Çinliler böyle büyük depremlerden sonra iktidarların köklü bir şekilde değişeceğine inanır. Türkiye'nin 1999 depreminden sonra da böyle olmuş ve AKP iktidarlarına kapı açan önemli gelişmeler yaşanmıştı. Çin'de en son Mayıs 1976'da Laos Başbakanı Keysone Phomvihan ile fotoraf çektiren Mao'nun yabancı ziyaretçi kabul etmediği açıklandı. Çinliler bunu, "Büyük önder"in çok hasta olduğu şeklinde anladılar. Doğruydu.

    Mao, 26 Aralık 1893'de Orta Çin'in dünyayla bağı kesik orman köyü Shaoshan'da doğduğunda, Beijing'de bir imparatorun ölüp yerine yenisinin geçtiği haberi oralara ancak bir-birbuçuk yıl sonra ulaşıyordu. Pirinç ve çay yetiştiren köy, bambu ormanlarını da yoğun bir şekilde kullanıyordu. Bugün bambudan elde edilen kumaşlardan yapılma ürünler Türkiye'de de satılıyor. Öküz arabalarının tek taşıt sayıldığı, ormanlarında leoparların ve kaplanların cirit attığı, yolu olmayan, akarsuyun bulunmadığı bu köyde büyüyen Mao'nun babası aksi bir savaş gazisiydi. İmparatorun ordusundaki yıllarının ardından pirinç tarlaları üzerinden mütevazi bir servet sahibi olmuştu ve oğlu Zedong da bu sayede diğer köylü çocuklardan nisbeten daha iyi koşullarda büyüdü. Mao, kendi odası olan imtiyazlı çocuklardandı ama bu, babasından sürekli dayak yemesini engellemiyordu. Mao, tüm despotlar gibi despot bir babanın elinde büyüdü ve susuz orman köyünde alıştığı gibi, ömrü boyunca yıkanmayıp, buhara tutulmuş bezlerle silindi, dişlerini asla yıkamayıp ağzını yeşil çayla çalkaladı. Bütün resimlerinin rötuşlu olmasının bir nedeni de budur.
    Mao, her köy çocuğu gibi evde işlere yardımcı oluyor, öküzleri ördekleri güdüyor, zamanın yasalarına göre uzun örgü saçlarla geziyordu. Mançu Hanedanının Çinlilere koyduğu bu kurala uymayanlar idam ediliyordu. Köy okulunda Kong Fuzi (Konfiçyüs) öğretilerini, yani çalışkanlığı, adaletli olmayı, kendi karakterini sürekli düzeltip geliştirmenin kurallarını, annesine babasına karşı itaati öğrendi. Babası Mao'yu 13 yaşındayken okuldan alıp pirinç tarlalarına gönderdiğinde Sultan Abdülhamit istibdadına karşı yükselen Türk milliyetçisi muhalefetle uğraşıyordu. Çin'in son imparatoru Pu Yi ise yeni doğmuş bir bebekti.
    1906'da Babası Zedong'u iyi bir köylü yapmaya çabalayadursun, genç Mao tam da bu dönemde kitapları keşfetti ve deli gibi okumaya başladı. Eski tarih kitaplarından tefrika romanlara kadar haydutların ve imparatorların hayatlarını, seyahat kitaplarını, eline geçen herşeyi okudu ve babasının "gereksiz" bulduğu bu uğraşısı nedeniyle dayağı da göze aldı. Gene bir gün babası tarafından misafirlerin önünde "işe yaramaz tembelin teki" diye azarlanınca kendini küçük bir göle atıp öldürmekle tehdit etti. Babasının yumuşayıp onu dövmemeye söz verdiği söyleniyor. Galiba ilk başarılı mücadelesi! Bu kez babası onu ille de evlendirmeye kalktı ve Mao 14 yaşındayken, kendinden dört yaş büyük uzaktan kuzeni Yixin ile evlenmeyi kabul etmek zorunda kaldı, ama kız üç yıl sonra öldü. Mao'nun kitaptan başını kaldırıp kızla ilgilenmediği de açık.
    Mao, resmi karısının ölümünden sonra 1910'da sadece 16 yaşındayken köyünü yerkedip kendi kendine, onlara yakın bir bölgede açılan yeni Çin okullarından birine başvurdu. Batı'dan gelen yeniliklere mecburen ayak uydurmaya çalışan ve ülkedeki yabancı güçlerle boğuşan, bir taraftan da ekonomik çöküntüyle uğraşan Çin'deki Mançu Hanedanlığının son çırpınışlarının bir ifadesi olan bu ilk modern okullardan birine kaydolmak, Mao'nun hayatını tamamen değiştirdi. Mao Zedung, okulu bitirip köyüne dönmemiş, oradan da elli kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti üçyüzbin nüfuslu Changsha'ya gitmiştir. Mao'nun bu kararı verip babasının sözünden çıkmasının nedeni, Changsha'da daha iyi bir okulun bulunduğunu duymasıydı. Yıl 1911, Mao 17 yaşında ve Osmanlı'nın çöküşünü başlatan İtalyan savaşı yılları Türkiye'nin tüm gündemini işgal ettiği aylarda Çin'in lideri ilk kez kendi başına buyrukluğun tadına varıyordu. Aynı günlerde İtalyan gemileri de önlerine gelen tüm Osmanlı gemilerini batırıp, Arap yarımadasındaki Osmanlı deniz üslerini bombardıman ediyorlardı. Traublusgarp ve Bingazi İtalyan işgalindeydi, Türkiye'nin Libya ile denizden ilişkisi kesilmişti. Mustafa Kemal, Enver Paşa ve diğer Türk subayları, kara yoluyla develerle Libya yollarında oradaki Sunusileri İtalyanlara karşı örgütlemeye gidiyorlardı. Aynı dönemde Mao, milliyetçi Guomindang partisinin kurucusu entelektüel Sun Yatsen'in çıkardığı "Devrimci Birlik" gazetesinin müdavimi oldu. Çin'deki ilk devrim denemesini de Sun Yatsen yapmıştı ve sahil şehri Kanton'daki bu ayaklanmada 72 devrimci ölmüştü. Mao'nun da desteklediği fikirler, İmparatorun tahtta kalmasından yanaydı ama genç Zedong hızla radikalleşiyor ve Son Yatsen'in devlet başkanı olması gerektiğini ilan eden ilk bildirisini yazıp duvarlara yapıştırıyordu. Devrimci fikirlerin Çin'i hızla etkisine aldığı yıllardı. Mao da birçok genç gibi devrimci gruplara katıldı ve bir yıl sonra Pu Yi tahttan indirilince, "Devrim oldu" diye çok sevindi.
    Mao 18 yaşında ve Changsha kütüphanesinin daimi ziyaretçisiyken, hayatında ilk kez bir Dünya haritası gördü. Mao, o zamana göre hiç bir iş yapmayan, kütüphaneden çıkmayan ve babasının göndermeye devam ettiği parayla idare eden bir gençti. Babası, Zedong'a maddi yardımlarını sürdürdü. 1913'de öğretmenlik okuluna girip beş yıl orada eğitim gördükten sonra tarih öğretmeni olan Mao Zedong, bu süre zarfında arkadaşlarıyla Çin'in geleceğini tartışan bir anarşiste dönüştü. Okulda komünist düşünceyi savunanlar da vardı, ama Mao anarşizmi benimsiyordu ve Anarşizme daha yıllarca sadık kaldı. Daha sonra Kruşçev tipi Sovyet sosyalist politikasını reddedip kendi yolunu çizebilmesinde, özgür düşünceli biri olmayı başarmasının da payı vardır elbette. Mao 24 yaşında öğretmen olduğunda halen anarşist ve geleceği hakkında bir plana sahip olmayan, bol bol okuyup tartışan bir öğrenci eskisiydi.
    Birinci Dünya Savaşı 1918'de sona erdiğinde Mao Beijing'de bir kütüphanede kütüphaneci olarak iş buldu. Başkentin onu sarıp sarmaladığı ve değiştirdiği anlaşılıyor. Kütüphaneden çıkınca halka açılan İmparatorluk bahçesine gidiyor, yedi arkadaşıyla birlikte kaldığı küçücük bir evde hâlâ talebe hayatı sürüyordu. İşte tam da bu atmosferde, Batılı bir hayat süren ve Mao'dan sekiz yaş küçük olan Yang Kauhui'ye aşık oldu. Çinli bir entelektüelin güzel kızı Yang, sırtındaki Çin usulü eski bir ceket ve diz yerleri uzaklardan bile belli olan pantolonla gezen Mao'yu hiç ciddiye almadı. Mao, entelektüel çevrelere girmeye çalışıyordu, ama iyi eğitimli şehirli Çinliler bu köylü genci aralarına almadılar. Sevdiği de evlenme isteğini geri çevirip bir daha yüzüne bakmayınca, Mao Beijing'i kırık bir kalple terketti ve 1919'da Changsha'ya döndü. Keşke dönmeseymiş.
    4 Mayıs 1919'da Beijing'de büyük bir öğrenci eylemi yaşandı. "Göksel Barış Meydanı" Tiananmen, hıncahınç doldu. Çin tarihinin ilk büyük gösterisiydi ve öğrencilerin talebi, doğrudan Osmanlı Tükiye'sini de ilgilendiriyordu. Mustafa Kemal Bandırma vapuruna binmeden bir kaç gün önce, Çinliler kendi ülkelerinde, Birinci Dünya Savaşı malub Almanların işgalindeki bölgeleri terkedip kendilerine vermesini istiyorlardı ve gerekçeleri de şuydu: "Biz galip devletlerin yanında yer aldık, onları Almanlara Avusturya-Macaristan'a ve Osmanlı Türkiye'sine karşı destekledik." Nitekim 1917'de Çin, Almanya'ya savaş ilan etmişti ve bu lafta da kalmadı. Ming İmparatorluğu Avrupa'ya tam yüzbin işçi gönderdi. Bu adamlar asker değillerdi ama sayısız asker cesedini gömmekle yükümlü işçilerdi, yani kendilerince savaşa katılmışlardı.
    Galip devletlerin Çin'de de askerleri vardı. Sarıdeniz kıyısında Almanların elinde tuttukları Shandong yarımadasını Çinlilere vermek istemediler. Onun yerine Almanya'ya Avusturya'ya ve Türkiye'ye karşı cephede yer almış olan Japonya'nın sunduğu hisse senetleriyle yetinilmesini istediler. Çinli gençler bu olayı ve yolsuz Çinli diplomatların Japonlara verdikleri gizli sözleri öğrenince ayaklandılar. Mao, yaşıtlarının yaptığı büyük gösteriyi kaçırdı ve bu olayın Mao üzerinde önemli bir etkisi oldu. Devrime sahiden inanmaya başladı ve gene kütüphaneye kapanıp herşeyi okumak yerine haftalık bir dergi kurdu. Neredeyse tüm yazıları kendisi yazdığı dergisi başarılı oldu, tirajını kısa sürede iki binden beş bine yükseltti ve tabii yasaklandı. Mao bu kez yeni bir dergi çıkardı. İkinci dergisi daha ilk sayısından itibaren yasaklandı. Mao'nun siyasi hayatı da galiba asıl bu gösteriden sonra başladı ve ilk kez bir grev örgütledi, sonra bir okula müdür oldu ve ondan sonra hayatında ilk kez sosyalizmi komünizmi incelemeye başladı. Nedeni açıktı: Ekim Devrimi... Rusya'daki devrim başarılı olmuştu. Mao ilk kez 4 Mayıs günü siyasi nedenlerle tutuklandı. Ekim devrimine o kadar merak sarmıştı ki, Rusça öğrenmeye bile kalktı.
    Mao 27 yaşında Komünist olduğunda, Chen Dixiu da Shanghai'da ilk parti tüzüğünü yazıyordu. 1921 yılıydı ve Türkiye'nin kaderini ilgilendiren önemli bir yıldı. Komintern'in ajanları heryerdeydiler, her ülkede Komünist partisi kurulmasına önayak olmakla yetinmeyip, milliyetçi hareketleri de destekliyorlardı. "Kemalin askerleri"ni desteklemek için Karadeniz'i geçerek anadoluya gelen komünistler bir istisna değildi. Malesef Karadeniz'de boğularak öldürüldüler. Komintern ajanları Çin'de de benzeri bir politika izleyerek Çinli komünistlerin milliyetçi Guomindang ile yakınlaşmalarını istediler, hatta Çinlileri buna zorlandılar. Komintern'in Sovyetler Birliğinden gönderdiği gizli ajanı, Hollandalı devrimci Hendricus Sneevliet'in yaptığı tam da buydu. ÇKP'nin kuruluşunu desteklerken, bir yandan da onun Çinli milliyetçilerle ittifak kurmasını telkin ediyordu. Komintern Sneevliet'e, ÇKP'nin kurulması için 4000 Sterlin vermişti. Ama Hollandalı devrimci Bu paranın yarısını sevgilisi için harcadı. Çinli devrimciler için kullanacağı paradan geriye sadece 1400 Sterlin kalmıştı. Çinli devrimciler bir hafta boyunca Komintern ajanıyla tartıştılar ve nihayet partiyi kurmaya karar verdiler, ama tipik bir beyaz olan Hollandalıyı ve yardımcısını bu işe karıştırmak istemediler, zira polis göz açtırmıyorduç
    31 Temmuz 1921 günü, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, kiraladıkları küçük bir tekneyle, Şanghay'ın yaklaşık yüz kilometre güneyindeki bir gölde yolculuk yapan onüç genç devrimci öğrenci, dikkat çekmemek için yanlarına, Okey'e benzeyen Mah-Jong taşlarını ve ıstakalarını da almışlardı, polisin ve meraklıların dikkatini çekmek istemiyorlardı. Kendilerinden şüphelenilmemesi için Hollandalıyı yanlarına almamışlardı. Aralarında Mao'nun da bulunduğu bu küçük grup, o gün Çin komünist Partisi'ni kurdu. Dönüş yolunda güvenliği falan bir yana bırakıp sandalda slogan bile atıp partinin kuruluşunu kutladılar. Taşrada tarih öğretmeni Mao, iyi eğitimli diğer devrimcilerin yanında silik ve sessizdi. Henüz sosyalist teoriye de pek hakim değildi.
    Mao'ya verilen ilk parti görevi, Changsha'da bir parti örgütü kurmaktı. Mao okul müdürlüğünden derhal istifa etti ve hemen kendince bir üniversite kurdu: "Kendi kendine eğitim üniversitesi." Genç devrimci bu kurumu parti örgütü kurmak için paravan olarak kullandı. Mao, hayatının uğraşısını bulmuş gibiydi, zamanının tamamını devrimci mücadeleye adamıştı. Aşık olduğu, ama ona yüz vermeyen Yang Kauhui'yi de parti örgütüne kazanmayı başardı. Aynı yılın eylül ayında Mao, yakındaki Anyuan'da İşçiler için bir akşam okulu kurdu. Burada aldıkları siyasi ve pratik eğitim sayesinde işçiler mücadele edip maaşlarını yükseltmeyi başardılar. Ama ÇKP üyesi sayısı daha ikiyüzü bile bulmamıştı. Hollandalı Komintern ajanı komünistlerin zayıflığı nedeniyle Sun Yatsen'in ellibin üyeye sahip Guomintang partisine katılmalarını istemeyi sürdürdü. Mao, ÇKP'nin dokuz kişilik merkez komitesine seçilirken bir taraftan da 1923'ten itibaren Guomintang'a üye oldu. Çinli milliyetçiler, Sovyetler Birliği'nin silah ve danışmanlarının yardımıyla Guandong yakınında bir karargah kurdular. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu günlerde Mao, bu gelişmelerden hiç hoşnut değildi. 1924 sonunda birden her şeyi bir kenara bırakıp köyüne geri döndü. Ailesi dahil hiç kimsenin beklemediği bir olaydı. Bu kararını parti yönetimine anlatmakta da zorlandı. Başının sürekli ağrıdığını, uyuyamadığını ve depresyonda olduğunu söyledi. Mao'nun meşhur uykusuzluk sorunu bu yıllarda başlamış olmalı.
    Mao, Devrimi işçi sınıfına yükleyen Sovyet ideolojisine karşı, köylülüğün ne kadar önemli olduğunu bu dönemde anladı ve fikirlerini parti önderliğine bir rapor halinde sundu. Parti onunla hemfikir değildi, çünkü Sovyet ideolojisine göre devrimi işçiler yapardı. Mao, 1925 Ekiminde politikaya geri döndü ve bir daha da ölünceye kadar bırakmadı.
    1926'da Sovyetler Birliği'nin desteklediği Sun Yatsen'in karaciğer kanserinden ölmesi üzerine general Ciang Kaishek Guomindang'ın başına geçti. General kendini bir yıl içinde yeterince güçlenmiş hissederek, bütün siyasi rakiplerine karşı savaş açtı. 9 Temmuz'da yerel savaş baronlarını tek tek yenerek kontrol bölgesini sürekli genişletti ve 1927 sonbaharında ÇKP'nin yeni silahlı güçlerine saldırdı. Josef Stalin uluslararası sosyalist hareketin politikasını değiştirerek, Komünist partilere kendi ordularını kurmaları önerisinde bulunmuştu. Mao da bu fikirdeydi. Ve o dönemde kurduğu silahlı gücüyle kırlık alanda toprak sahibi kim varsa öldürüp toprakları köylülere dağıtarak güçlenmişti. Mao'nun köylülere dayanan radikalizmini ÇKP önderliği benimsemedi.
    Ciang Kaishek'in saldırıları korkunçtu. Birkaç ay içinde komünisler 34.000 taraftarlarını kaybettiler. Çinli milliyetçiler hepsini öldürdü. Mao' bu gelişme karşısında tek çare olarak, emrindeki birliğiyle, haydutların kontrol ettiği dağlık Jianggangshan'a çekildi, ÇKP önderliğiyle bağı koptu.
    Bundan sonrası mucize gibi bir iç savaş ve zafer öyküsüdür. Mao bu korkunç durumu, kendisinden çok üstün askeri ve siyasi bir güce karşı gerçek bir zafere dönüştürmeyi başardı. Bu hikayenin en acı yanı, millyetçi ordunun Mao'nun karısı, o güzeller güzeli entellektüel Yang Kauhui'yi yakalayıp başını kesmesi ve bir mızrağa takıp "ibret olsun diye" halka teşhir etmesidir. Mao'ya şantaj yapamadılar, onu ürkütemediler. Mao'nun Yang'dan olma çocukları, milliyetçilerin elinden kurtarıldı.

    Mao Zedung'un ölümünü resmen açıklayan halefi Hua Guofeng, Mao'nun ilaçlarının etkisini görmekiçin, onun yutması gereken ilaçları, boruları, önce kendi bedeninde denet sadık bir Mao hayranıydı. Konuşamayan Mao, son olarak bir peçetenin üzerine, "Hua Guofeng benim halefimdir" diye yazarak, Çin siyasetine -son günlerinde bile- istediği yönü vermiştir. Mao, "Kültür Devrimi"nin aşırı solcularına geçit vermedi. Eski karısı Jiang ve onun üç arkadaşı, "Dörtlü Çete" adı ile tasfiye edildiler. Jiang Qing, 1991'de, yalnız kaldığı hücresinde intihar etti. Ama en ilginç gelişme, Mao'nun ameliyatına izin vermediği ve 1976 başında ölen Zhou Enlai ile ilgilidir. Zhou'nun ölümüne üzülen ve büyük bir gösteri yapanların sayısı, Mao'nun ölümü ardından gösteri yapanlardan çok daha fazla ve gösteri çok daha sahiciydi. O büyük gösteride Zhou'nun kişiliği konusunda bir konuşma yapan Deng Xiaoping adlı Sechuan'lı ufak tefek bir adam, Çin'in çok kısa süren Hua Guofeng döneminin ardından ülkeyi tamamen değiştirdi. Çin'in kapitalizme kontrollü açılışı ve bu güne gelişi, Mao'nun hiç hazetmediği, ama Zhou'nun daima koruyup savunduğu Deng sayesinde oldu.

Bir fikrin gücü ve Türklerin ruhunda islamcıların dolduramadığı boşluk

Türkler de Çinliler gibi Dünyada özgün bir yere sahip olmak istiyorlar. Türk islamcılığının ana fikri, "Dünya Lideri Türkiye" ve benzeri büyüklenmeler, sırf çok kof bir islamcılık zihniyeti üzerine oturtulmaya çalışıldığından tıkandı ve çökmek üzere, ama ana fikir yaşıyor.
Peki o ana fikir ne?
Konu hakkında Almanca mülakatım, iki bölüm halinde Pergamon Blog'da yayınlandı (bu blogda da okuyabilir, orijinalini de tıklayabilirsiniz).

Yeni yazı

Zur Gleichzeitigkeit von Stärke und Schwäche in der einen Idee (2)

Prof. Dr. Christine Hugh-Hildebrandt fragt, Selcuk Salih Caydı antwortet…
In: Pergamon Blog

Wir haben von der Stärke und der Schwäche der AKP Regierung gesprochen. Ihre Stärke ist die Umsetzung der Idee "WIR sind wieder wer". Ihre Schwäche ist die mangelhafte Ausführung dieser Idee und vor allem aber deren ideologische Ausrichtung.

Genau. Die Schwäche der AKP ist, dass sie den Wunsch der Bevölkerung nach diesem "WIR sind wieder wer" einlöst, diesen aber mit dem salafistischen Islam zu füllen versucht, und dabei von einem ottomanischen Reich redet, obwohl es doch einzig und allein um die Etablierung einer Ein-Mann-Herrschaft geht.
Das ist nicht weltgewandt, d.h. so etwas können sie in der heutigen Welt auf Dauer nicht mehr durchsetzen. Das wird auch von keinem ihrer Nachbarn anerkannt, niemand wird dieser Idee nachfolgen, egal wo auch immer in der Region dass versucht wird. Dafür gibt es genügend Beispiele aus der jüngsten Vergangenheit. Aufgabe der Opposition wäre es aus meiner Sicht, diese Grundidee richtig umzusetzen. Wenn die Opposition nämlich eine ganz eigene Internationalisierungs-strategie entwickeln würde und in diese das vorhandenen breite türkische Kulturangebot einbindet, wäre damit ein Gegengewicht zur AKP geschaffen, da diese einen solchen Rahmen nicht bieten kann.

Sie kann einen solchen Rahmen nicht bieten, da sie über die kulturelle Vielfalt in der Türkei den islamistischen Mantel deckt und nur diesen nach außen zeigt?

Ja. Und genau hier liegt die Chance der Opposition, wenn sie nämlich im Rahmen einer neuen Internationalisierungsstrategie mit der kulturellen Vielfalt anders umgehen und diese mehr herausstellen würde. Wenn sie in allen internationalen politischen und kulturellen Gremien präsent wäre und dort das reale, vielfältige Bild von der Türkei präsentieren würde, als das nur islamistische der AKP Regierung, dann würde sie auch wieder an Stärke gewinnen. Und im internationalen Rahmen würde dann auch klarer aufgezeigt, dass die AKP lediglich 50 %Prozent - beziehungsweise noch weniger - der türkischen Bevölkerung vertritt.

Ich habe den Eindruck, dass dies der HDP besser gelingt, als der CHP. Deren Vorsitzender Demirtaş ist in der EU und in den USA weitaus präsenter als Kılıçaroğlu von der CHP. Gerade vor kurzem war Demirtaş in Deutschland. Aber natürlich sind auch seine öffentlichen Auftritte kein Vergleich zu den 'Wahlkampfauftritten' von Erdoğan im letzten Jahr. Aber Demirtaş tut wenigstens etwas, um die HDP im Ausland zu präsentieren. Doch das gelingt der CHP überhaupt nicht. Sie könnte schließlich ein gutes laizistisches Gegengewicht zur AKP Partei bilden. Sie ist assoziiertes Mitglied der Sozialistischen Partei Europas und Vollmitglied der Sozialistischen Internationale. Warum vertritt sie nicht lautstark ihre Position und holt sich für ihr Land dort mehr Unterstützung?

Stimmt. Bislang hat die CHP darauf viel zu wenig Wert gelegt. Aber sie hat damit begonnen. Delegationen wurden nach Syrien geschickt, um mit Assad zu sprechen, Abgeordnete reisten nach Russland… Aber Du hast Recht, im Grunde ist das viel zu wenig für eine Partei, die die Republik gegründet hat und die wieder an die Macht kommen will. Dabei gäbe es so gute Möglichkeiten, wenn sie z.B. in diesem Zusammenhang auch ihre eigenen Geschäftsleute und ihr eigenes ausländisches Kapital animierten, so dass durch sie die eigenen säkularen Kulturen mehr unterstützt werden könnten und überall in der Welt sichtbarer würden. So könnten die Leute in der Türkei aus den Medien erfahren, wie präsent ihre kulturelle Vielfalt im Ausland ist. Das wäre dann eine ganz  andere Art, zu zeigen "Seht her, dass sind wir auch." Und hieraus entstände dann wieder eine selbstbewusste Gegenkultur zu dem inhaltsleeren islamistischen 'WIR sind wieder wer' der AKP.

Es stimmt, diese Vielfalt der 'säkularen Kultur' ist im europäischen Kontext nicht lebendig. Lediglich ausgewanderte oder im Ausland geborene Künstler – wie beispielsweise Fatih Akın – versuchen gegenzusteuern und zeichnen ein anderes Bild, das Bild der modernen Türkei, auch mit all ihren Widersprüchen.

Fatih Akın – und das muss man auch immer wieder betonen – ist ein ganz wichtiges Beispiel dafür, was aus jemandem mit türkischem Hintergrund werden kann, wenn ihm das freie Denken nicht verboten wird!

Ja, aber dann stößt sein Film über die Armenier in der Türkei genau auf diese Ablehnung und diesen Widerstand, beziehungsweise er wird erst gar nicht öffentlich gezeigt.

Ja, aber das ist ihm egal, denn er lebt in Deutschland. Und er hat seine Öffentlichkeit außerhalb der Türkei. Aber genau das meine ich: Die Präsenz 'unserer' Künstler in der ganzen Welt, das ist es, was für uns in der Türkei so wichtig wäre.

Gibt es in der Türkei eigentlich vergleichbare Beispiele mit einem solchen Erfolg wie Fatih Akın?

Nein. Und das hat einen ganz einfachen Grund, weil hier alles verboten ist. Hier musst du auf so viele Sachen achten. Du musst deinen Ausdruck und deine Sprache total kontrollieren. Du musst genau wissen, was erlaubt und was verboten ist ... Es gibt tausend Hürden. Wir lesen ja täglich, was passiert, wenn man sich nicht genau daran hält, in der Kunst, in der Wissenschaft oder in den Medien. Wenn man der Kunst und der Wissenschaft aber keinen freien Raum gibt, dann bleibt sie oberflächlich und ist für den internationalen Austausch uninteressant, da sie die weltweiten Standards verfehlt.

Wenn dieser Freiraum nicht gegeben ist, dann sollte sich die Opposition ihn wieder erobern, gegebenenfalls mithilfe von Partner-Organisationen und -Gruppierungen im Ausland? Ist das der Weg, den Du siehst?

Ja, wenn die türkische Bevölkerung wieder merkt, dass sie geachtet und akzeptiert wird, dass ihre kulturellen und wissenschaftlichen Vertreter wichtig sind, dass sie wieder in internationalen Gremien und Jurys einen Platz erhalten, dass sie von Franzosen, Afrikanern, Amerikanern, Chinesen und Japanern akzeptiert und wieder mehr eingeladen werden, dass sie Preise gewinnen, ihre Vorstellungen von Politik, Kunst und Kultur und sozialem Leben öffentlich diskutieren ... dann wird plötzlich die ganze Breite sozialer, politischer und kultureller Vielfalt sichtbar, wie sie im Lande ja real vorhanden ist. Und so kann man Zug um Zug das Gegenbild zu diesen beschränkenden islamistischen Vorstellungen aufzeigen.
Dann wird das auch im Inland gesehen, zumal es sich hier nicht um etwas von außen Aufgesetztes handelt, sondern im Gegenteil das Eigene und Besondere in diesem Lande wieder mehr hervorgehoben wird.

Ich könnte mir das gut als Gegenbewegung zu dem vorstellen, was gegenwärtig aus der Türkei zu uns so hinüberschwappt. Erdoğan und seine ihm ‘noch‘ Vertrauten versuchen ja die im Land bestehende Polarisierung auch in die europäischen Länder hineinzutragen und die im Ausland lebende türkische und türkisch-stämmige Bevölkerung damit ebenfalls zu spalten. Durch diese Spaltungsversuche werden die rechtsnationalistische Gruppierungen im Inland und im Ausland gestärkt. Diese Versuche stossen bei der Mehrheitsbevölkerung auf harsche Ablehnung und führen zum weiteren Erstarken der sowieso latent vorhandenen Islamophobie in den europäischen Ländern. Eine Gegenbewegung zum dem Unfrieden stiftenden Teil aus der Türkei also.

Das wäre ein Versuch wert, denn diese nationalistische konservative islamistische Schiene der AKP hat in Europa – das sieht man ja jetzt bereits –absolut keine Erfolgschance. Sie ist rückständig und wirkt auf die Europäer nicht gerade attraktiv. Sie führt zur weiterer Ghettoisierung und Ausgrenzung und letztlich – wie wir gesehen haben –  zur Radikalisierung eines Teils in der Bevölkerung, wie diejenigen, die aus den europäischen Ländern aufbrechen, um in den Heiligen Krieg gegen den Westen zu ziehen.
Ich denke, es geht vielmehr darum, ein in die Welt gewandtes, integriertes neues Türkentum entstehen zu lassen. Atatürk hat das einmal auf seine Weise angefangen. Seine Art, wie er es durchsetzen wollte, die ist gescheitert. Das muss man heute akzeptieren und muss jetzt etwas Neues daraus machen. Es gilt einiges neu zu ordnen, und zwar auf der Grundlage einer neuen Qualität, die nicht zerstörerisch und spaltend wirkt, sondern die integrierend, offen und zeitgemäß ist. Ich glaube hier müssen wir in der Türkei noch viel lernen, zu fest verankert ist das spaltende polarisierende Denken im Land.

Ziel der Opposition sollte daher weiterhin der Beitritt der Türkei zur EU sein. Doch hierzu muss sie selbst erst einmal die demokratische Basis für eine säkulare Türkei schaffen bzw. wiederherstellen. Das versäumt sie aber bisher. Innenpolitisch blickt sie lediglich auf die Aktivitäten der AKP und versucht, den allergrößten Schaden für das Land noch zu verhindern. Zu mehr ist sie im Moment nicht in der Lage.

Und genau dabei müsste sie eine breite Unterstützung aus den europäischen Ländern erhalten, damit sie sich auch auf andere Aufgaben konzentrieren kann. Die Unterstützung sehe ich bislang kaum.

Das ist ja zum Teil auch verständlich. Die offizielle Politik in der Türkei wird gegenwärtig halt von der AKP gemacht. Und mit der AKP-Türkei muss man dann verhandeln. In Europa darf man nur nicht in den Fehler verfallen und so tun, als stehe man hinter dieser islamistischen AKP-Politik. Hier deutet sich in der EU nur sehr langsam ein Umdenken an. Man konnte ja auch lange Jahre davon ausgehen, dass man es mit einer laizistisch denkenden Regierung zu tun hat. Das hat sich durch die jüngsten Ereignisse geändert und muss in den politischen Gremien und Parteien der EU erst einmal verstanden und verarbeitet werden. Das heißt, im europäischen Raum müssen die eigenen roten Linien in Bezug auf die Türkei neu gefunden und klar definiert werden. Es muss klar Position bezogen werden, worin man übereinstimmt und wozu es keinen Kompromiss geben kann

Du bringst Deine ablehnende Haltung zur islamistischen Umwandlung in der Türkei sehr klar zum Ausdruck. Das ist verständlich, denn die Auswirkungen dieser Veränderungen sind ja täglich spürbar.
Deutschland ist in Bezug auf den Islam jedoch in einer etwas anderen Situation. Zum einen sind einem Großteil der Bevölkerung Ausrichtung und Unterschiede im Islam und Abgrenzungen zu radikal islamistischen Gruppen unbekannt. Und sie kennen die Hintergründe der aktuellen islamistischen Entwicklungen nicht.
Zum anderen verstärkt sich durch die Ankunft von Flüchtlingen aus den Kriegsgebieten die Ablehnung gegenüber einreisenden Muslimen und führt zu einer Verstärkung islamophober Einstellungen. Wir haben es also auch in Deutschland mit einer Spaltung in der Gesellschaft zu tun. Viele im Lande lebenden Muslime fühlen sich von der Bevölkerung diskriminiert und sind gekränkt. So entsteht auch bei uns die Gefahr des verstärkten Zulaufs zu extremistischen islamistischen Gruppen.
Insofern ist der Idee einer breiten Kooperation antiislamistischer säkularer Strömungen im In- und im Ausland zuzustimmen. Dazu bedarf es aber in beiden Ländern noch eine umfassendere Auseinandersetzung mit der komplexen und emotionsgeladenen Problematik, bevor gemeinsame Strategien entworfen werden können.

Zur Gleichzeitigkeit von Stärke und Schwäche in der einen Idee (1)


Prof. Dr. Christine Huth-Hildebrandt fragt, Selçuk Salih Caydi antwortet...
In: Pargamon Blog

Ich habe in den letzten Monaten aus Deutschland auf die Türkei geblickt. Nun bin ich wieder hier in der Türkei und habe im Moment Schwierigkeiten, diese beiden Blickrichtungen miteinander zu verknüpfen. Darüber sollten wir reden.

Genau darüber mache ich mir auch Gedanken, nämlich wie es dazu gekommen ist, dass diese Regierung beziehungsweise deren islamische Ausrichtung auf der einen Seite an Stärke zugenommen hat und von so vielen Menschen im Land getragen wird. Und andererseits hat sich diese AKP-Regierung in ihren Auslandsbeziehungen so sehr isoliert, dass sie international fast untragbar geworden ist.

Für mich stellt sich die Frage, warum dieses Auseinanderdriften in der Türkei erst sehr spät erkannt und auch nur wenig diskutiert wurde.

Ich denke, diese politische Ausrichtung der AKP, wie wir sie heute sehen, war von Anbeginn klar. Sie wurde jedoch kaschiert, da die Regierung anfänglich von vielen Intellektuellen aus der alten Linken unterstützt wurde, aber auch von der Neuen Rechten Zulauf hatte. Die Veränderungswünsche waren zur Zeit der Regierungsübernahme durch die AKP im Jahr 2002 sehr stark und wurden auf diese Partei projiziert. Man glaubte, mit ihr die damals vorhandenen Demokratisierungswünsche Zug um Zug umsetzen zu können, wenn man sich dafür nur engagiere.

Diese beiden Gruppierungen, die Du genannt hast, und die ihre Hoffnungen auf die AKP gerichtet haben, verbindest Du damit konkrete Parteien und Gruppierungen? Oder sind eher ideologische Ausrichtungen gemeint?

Das waren konkrete Personen, einzelne Intellektuelle, die sich damals dort engagiert haben. Altlinke zum Beispiel, die sich nach dem Ende der Sowjetunion von der linken  Idee abgewandt hatten. Oder Liberale, die die Idee der Demokratisierung übernommen hatten und diese umsetzen wollten. Als Intellektuelle kannten sie das westliche Vokabular, waren wortgewandt, schrieben in den Zeitungen, traten als Redner auf oder waren in den Stiftungen der AKP zu finden. Im Grunde genommen hat sich der Islamismus damals hinter diesen Intellektuellen versteckt.

Man hatte also die Idee, mit und in der AKP die damaligen Verkrustungen in der Türkei überwinden zu können. Aber was ist Deiner Meinung nach passiert, dass diese erst schleichende und nun immer offensichtlicher werdende gegenteilige Entwicklung überhaupt eintreten konnte?

Hierzu muss man die Idee der Islamisierung seitens der AKP und deren Vorstellung des Islamismus verstehen. Außerdem begannen sie ihr wahres Gesicht ja auch erst  zu zeigen, nachdem sich in der Türkei einiges doch auch sehr positiv entwickelt hatte, so dass Erdoğan, die AKP und deren Verbündete sich auf ihrem Weg sehr sicher fühlten konnten. Erst dann kam das Gesicht des Islamismus zum Vorschein, zwar ein liberal gedachter, aber im Grunde eben doch ein Islamismus, den sie schon immer vertreten haben und nun mit aller Macht durchsetzen wollen.

Interessant ist in diesem Zusammenhang doch, dass sich ein Teil der politisch Engagierten unterschiedlicher Ausrichtungen dieser AKP Idee verschrieben hatten und sich im Grunde nun im Islamismus wiederfinden. Wie konnte das passieren?

Naja, die rechten Gruppierungen - außer der MHP - sind Zug um Zug verschwunden und in der AKP aufgegangen. Und zwar nicht nur die nationalistisch ausgerichteten, sondern auch die mehr liberalen Rechten, wie z. B. die ehemalige Demirel Partei (DYP). Übrig blieb dann ja nur die CHP, in Abgrenzung zu der dann ein neues Konzept verkündet wurde.

Das ist genau meine Frage. Warum unterstützen nationalistisch und liberal oder säkular eingestellte Personen und Gruppierungen eine islamistisch politische Ausrichtung?

Ja, genau das beschäftigt mich auch. Ich denke, sie sind in der AKP aufgegangen, weil dort eine für sie selbst wichtige Idee vertreten wurde. Eigentlich ist es gar keine richtige Idee, sondern eher die Vorstellung von einer Idee. Es ging darum, etwas ganz Eigenes (Türkisches) zu schaffen. Hierzu muss man wissen, dass die türkischen und ottomanischen Reiche in Anatolien etwas extravagante und eigenständige Gebilde waren, die nicht immer mit den Ideen und Vorstellungen des byzantinischen Reichs übereinstimmten, obwohl sie Vieles von den Byzantinern übernommen hatten.

An dieser Idee des Eigenständigen wurde seitens der AKP wieder angeknüpft, um ähnlich wie in der ottomanischen Zeit, wieder etwas ganz Originäres aufzubauen. Man wollte nicht mehr eine Kopie des Westens sein, wie Atatürk das ihrer Ansicht nach begonnen hatte. Man wollte etwas Türkisch-Osmanisches oder Türkisch-Anatolisches entwickeln. Etwas ganz Eigenes also, zu dem man sagen konnte 'Das sind WIR!'. Und dieses 'WIR' sollte in Abgrenzung zum Westen ganz klar und deutlich erscheinen.

Und man glaubte, eine solche Idee mit der AKP umsetzen zu können? Das ist erstaunlich, wenn man sich deren heutiges Erscheinungsbild betrachtet.

Man muss sich das als Prozess vorstellen. Im Verlauf der Zeit wurde versucht, nicht nur die CHP, sondern auch die anderen Parteien als Kopien des Westens abzuqualifizieren und zu diskriminieren. Man beschuldigte sie, nichts Eigenes darzustellen, sondern lediglich westliche Ideen und die westliche Art übernommen zu haben. Und im Gegenzug - und zwar anknüpfend an die ottomanische Zeit - wurde der Islamismus als das neue Andere benannt. Nicht mehr 'Wir sind alle Türken' wurde  formuliert, sondern es hieß nun 'Wir sind alle Moslems', denn in der ottomanischen Zeit gab es diese nationalistischen Trennungen nicht. Wenn überhaupt wurde zwischen Moslems und den Angehörigen anderer Religionen unterschieden.

Wann ungefähr hat dieses Denken angefangen?

Nun ja, seit der Abschaffung des Kalifat im Jahr 1924. Und diese Idee ist seither auch niemals wieder untergegangen, dass nämlich Anatolien eigentlich etwas ganz Anderes ist als der Westen, und diese ganz eigene Art vom Westen aber unterdrückt und vernichtet wurde.

Das wäre ja eine ganz grundlegende Kritik an der Politik von Atatürk?

Ja, eine Kritik an Atatürk, an westlicher Modernisierung und vor allem auch eine Kritik an der Aufklärung. Dieser Kritik wurde eine Islamische Idee entgegengesetzt, die sich dann auch erfolgreich durchsetzen konnte.

Diese Islamische Idee, was verkörpert sie? Einen sunnitischen Islam oder 'den Islam' als ein eher unspezifisches Dach, eine Art Denkkonstrukt?

Eigentlich verkörpert diese Idee nur die allgemeine Aussage, wir sind gegen den Westen. Im Grunde ist es lediglich eine Verneinung von Modernisierung, Aufklärung und eben auch von Republik. Letzteres ist sehr wichtig zu wissen, wenn wir an die heutigen Debatten um das Präsidialsystem denken.
Diese Islamische Idee hat aber noch einen anderen Hintergrund, der mit zu ihrer Stärkung beigetragen hat. Zu Beginn der AKP Regierungszeit existierte noch die Vorstellung und die Hoffnung auf einen möglichen Friedensprozess zwischen Kurden und Türken. Und - so dachte man - was die Kurden und Türken doch vereint, das ist ihre Religion, nämlich derselbe Glaube. Das hat sich im Verlauf der Zeit aber nicht als richtig erwiesen, denn wir wissen heute, die religiöse kurdische Bewegung, hat sich im Härtetest nicht am Islam ausgerichtet, sondern nach ihrer kurdischen Identität gehandelt. Seitdem die Regierung hart gegen die Kurden vorgeht, verliert die AKP in den südöstlichen kurdischen Provinzen immer mehr Wähler an die HDP.

Das Erfolgskonzept der AKP ist nur die Vermittlung einer Summe von Verneinungen der Ideen des Westens? Das hat die AKP so stark gemacht und ihr den Zulauf aus anderen Gruppierungen und von anderen Denkrichtungen gebracht. Oder steckt noch mehr dahinter?

Genau. Priorität war die Verneinung des Westens. Dazu beziehungsweise dagegen wollte man eine Alternative entwickeln. Wobei interessant ist, dass im Westen ja auch die Suche nach einer Alternative vorhanden war, etwas gegen die dunkle Seite des neoliberalen Kapitalismus zu entwickeln, worin solche Gebilde wie der IS wirtschaftlich existieren können. Aber eigentlich sind diese Ideen des 'Neuen und Anderen' bei uns erst unter dem Einfluss des Neoliberalismus so stark geworden, da unter diesem ethnische und religiöse Identitäten politisch stärker wurden und eine Identitätspolitik sehr 'in' war, gerieten sozioökonomische Probleme und Trennungen in den Hintergrund und kulturelle Unterschiede wurden wichtiger.

Warum die AKP zu Beginn von allen Seiten so stark unterstützt wurde - sogar auch von der Linken - hat mehrere Gründe. Der wichtigste aber war, dass sie als eine Art Demokratisierungsfaktor für die Türkei angesehen wurde, der in der Lage sein könnte, die versteinerte kemalistische Idee als Druck von der Türkei wieder zu entfernen, der als ein Hindernis für die Demokratisierung gesehen wurde. Man glaubte, dass die Türkei nur so zu etwas Neuem, d.h. wieder "zu sich selbst" finden könne. Diese Idee wurde damals so geschickt verkauft, dass viele glaubten, neben ihr keinen anderen guten und zu unterstützenden Ansatz zu sehen.

Aber wurde diese Idee denn auch inhaltlich gefüllt? Und wenn ja, mit welchem Inhalt?

Diese Idee eines Neo-Islamismus oder besser gesagt  eines Pan-Islamismus ist bereits in Davutoğlus Buch 'Stratejik Derinlik' nachzulesen. Aber sie ist nicht haltbar, weil sie sich auf die "Lebensraumtheorie" stützt, dass nämlich die Türkei (als Verkörperung des Ottomanischen Reichs) weiteren Lebensraum brauche. Das heißt, er greift den alten Expansionsgedanken der Ottomanen wieder auf, was mit den heutigen Zeiten überhaupt nicht mehr zu vereinbaren ist. Dieses Buch ist niemals ernsthaft rezipiert worden, lediglich seine Hauptidee, nämlich als Türkei etwas Eigenes zu schaffen. Aber der zweite Schritt, diese Idee nun mit Inhalt zu füllen, der wurde nie gegangen. Und man merkt ja auch bei der Debatte um das Präsidialsystem, dass kein wirklicher Inhalt dahinter steckt, sondern es geht um eine Systemveränderung, konzipiert für eine Alleinherrschaft beziehungsweisefür die Macht einer Person. Es ist im Grunde die Idee der Diktatur durch eine Person. Und genau deshalb macht sich jetzt auch Enttäuschung breit, insbesondere bei denjenigen, die an den 'Neubeginn' durch die AKP geglaubt und sie daher auch unterstützt haben.

Wie konnte es passieren, dass diese Leere in der Idee so lange unbemerkt blieb?

Naja, Erdoğan ist ja ein begnadeter Redner. Er überzeugt mit einer ganz einfachen Gymnasialhistorie, indem er sich auf eine angeblich ständige Expansion der Ottomanen bezieht - die es so ausschließlich aber niemals gegeben hat - die ihre Stärke aus ihren Eroberungen gewonnen hätten, und an die es nun wieder anzuknüpfen gelte. Und im Verlauf der Jahre hat sich diese Expansionsidee dann halt in den Köpfen festgesetzt.

Er hat ja dann auch sehr geschickt versucht, mit den verschiedensten Ländern neue Kooperationen aufzubauen.

Genau. Er reiste durch die Welt und versuchte gute Beziehungen aufzubauen. Mit Griechenland, Bulgarien, Armenien, Georgien, Ägypten, dem Irak, mit der EU. Mit Syrien haben sogar gemeinsame Ministerratssitzungen stattgefunden. Dabei ist er immer seiner Idee treu geblieben, die Türkei stehe in der Tradition der Osmanen und sei von daher das Kernland von diesem neuen Ganzen. Diese Sprache wurde im Verlauf der Zeit immer lauter.

Also ging es im Grunde gar nicht um einen neuen kooperativ ausgerichteten Allianz, sondern um ein hierarchisch ausgerichtetes Konstrukt?

Ja seine Grundidee basiert auf diesem hierarchischen Konstrukt. Man wollte nicht wahr haben, dass die Zeiten sich geändert haben, und dass man es heute mit unabhängigen, souveränen Staaten zu tun hat. Doch die Länder haben relativ schnell bemerkt, dass es Erdoğan gar nicht um eine gleichberechtigte kooperative Zusammenarbeit geht, haben dementsprechend reagiert und mehr oder weniger Abstand genommen. Und als dies nicht funktioniert hat, wurden wieder andere Strategien überlegt, jedoch immer auf der Grundlage dieser Expansionsidee. Denken wir an das Verhältnis zum Syrien Krieg. Oder nehmen wir als Beispiel das Verhältnis zur Muslimbruderschaft. Sie wurden im Grunde als eine Art 'Gruppe im Trojanischen Pferd' gesehen, die ihre Macht in die arabischen Länder hineintragen und dort festigen sollten, angebunden an und verknüpft mit dem 'Machtzentrum Türkei'. Aber das ist halt alles gründlich schief gegangen, weil nicht nur die Regierungen, sondern auch die Menschen in den Ländern sich anders verhalten haben, als von Erdoğan angenommen. So hat er sich zum Beispiel bei den Protesten während des arabischen Frühlings völlig verschätzt. Es hat zwar in dieser Zeit in diesen Ländern eine Revolution stattgefunden, die aber nicht unbedingt eine Islamische Revolution war.,
Es ging dort um eine Demokratisierung der eigenen Gesellschaft nach dem Vorbild westlicher Demokratien. Denn auch in der Bevölkerung hatten sich die Menschen - unter anderem durch die neuen Sozialen Medien - die Vorstellungen westlicher Demokratien zu eigen gemacht und wollten Veränderungen in diese Richtung durchsetzen. Auch im Rahmen dieser Bewegung ist Erdoğans Idee, alle um ein Zentrum Türkei zu versammeln gescheitert.

Das heißt also, eine wie auch immer auch durchgeführte Expansion, um eine Veränderung der eigenen Landkarte erreichen zu wollen, diese Strategie funktionierte nicht. Es wurde einfach nicht verstanden, dass Größe sich heutzutage nicht unbedingt aus der geographischen Größe eines Landes bestimmt, sondern eher als eine qualitative Größe zu sehen und zu gewichten ist.

Ich denke von der Außenperspektive betrachtet, wurde diese Entwicklung zwar bemerkt, aber niemals als eine ernst zu nehmende Strategie gesehen und diskutiert, sondern doch eher kopfschüttelnd belächelt. Von innen betrachtet, hatte diese Idee aber offensichtlich über einen langen Zeitraum Erfolg und hat mit zu einer Stärkung der AKP geführt.

Ja, aber diese ausschließliche Beschränkung auf eine expansive Idee macht langfristig dann doch auch die grundlegende Schwäche des politischen Denkansatzes von Erdoğan und seiner AKP aus. Sie haben im Grunde das Folgende versucht: Die Entwicklungen in der Atatürk Zeit wurden gedanklich eingeklammert, sozusagen als ein historischer Irrtum, um an den ottomanischen Ideen wieder anzuknüpfen und daraus dann das Neue für die Türkei zu entwickeln. Aber das funktioniert halt so nicht.

In vielen Analysen zur Entwicklung in der Türkei wird aber eher von einer breiten Zustimmung zu den Veränderungen und der Modernisierung des Landes durch Atatürk ausgegangen. Interessant ist, dass diese Einschätzung im Land selbst von einer breiten Masse der Bevölkerung offensichtlich so nicht geteilt wird.

Es gab und gibt in der Türkei immer noch einen Teil der Bevölkerung, die wir als die säkularen und moderneren Türken ansehen, die diese Periode achten und denen sie wichtig ist. Dabei ist aber nicht unbedingt der Kemalismus an sich gemeint,  sondern mehr die westliche Lebensart, die dieser in die Türkei gebracht hat. Aber es gibt eben auch diese andere Ader, die gegen den Westen ist und die man keinesfalls unterschätzen darf, da sie sehr breit vertreten ist.

Wichtig ist doch, dass diese andere Ader sich aus sehr vielfältigen Strängen zusammensetzt und deren Gemeinsamkeit bei allen sonstigen Verschiedenheiten die Ablehnung westlicher Sichtweisen und Werte ist. Dann wird auch verständlich, warum das Ganze zumindest für eine Zeit lang durch die ideologische Klammer des Islam zusammengehalten werden konnte. Nun ist aber deine Einschätzung, dass genau das nicht mehr funktioniert. Warum? Haben sich Teile der Befürworter von der Grundidee wieder entfernt, oder hat es andere Ursachen?
Bezogen auf die Außenpolitik war es ja keine territorial expansive Idee, sondern lediglich eine hierarchisch gedachte vereinnahmende Bindungsstrategie, die zur Isolation geführt hat. Hinzu kommt die Schwierigkeit - und das kann man ja fast schon als ein Dilemma bezeichnen - einerseits in das westliche Bündnis der NATO eingebunden zu sein, gleichzeitig aber eindeutig islamistische Position zu beziehen und dementsprechend auch islamistische Gruppierungen im Kampf gegen den Westen zu unterstützen. Was bedeutet das nun für die Gegenwart? Welche dieser Entwicklungen tragen denn nun prioritär zu Unzufriedenheit im Lande bei?

Nun ja, das bedeutet erst einmal nur, dass Erdoğan und die AKP mehr einem kritischen Blick unterzogen werden, unter Druck geraten und dadurch ihr wahres Gesicht klarer hervortritt. Das zieht nicht unmittelbar eine breite Unzufriedenheit nach sich, wie das vielleicht aus westlicher Perspektive erwartet wird.

Wie sieht das aus, dieses wahre Gesicht? Sie wollen den Islamischen Staat?

Ich denke, sie meinen in Wirklichkeit die Wiederbelebung des Reiches der Ottomanen. Und darunter verstehen sie einen Pan-Islamismus, ein Pan-Islamistisches Reich auf sunnitischer Basis. Also, die Mitgliedschaft in der EU, Liberalität und Pressefreiheit, all das, was sich entwickelt hatte, davon haben sie sich verabschiedet. Und dabei haben sie bemerkt, um das umzusetzen muss erst einmal der 'innere Feind' besiegt werden. Also haben sie begonnen, im Inland 'aufzuräumen'. Das erleben wir jetzt. Und nun erkennt man auch genauer, gegen wen sich das Ganze richtet, gegen all diejenigen, die das kritische Potential gegenüber einer Präsidialherrschaft bilden, die das Ganze durchschauen und gegen diesen Erdoğanismus sind und das auch öffentlich vertreten. Keine Kritik, keine Gegenposition und keine Verunglimpfung und Demontage ist erlaubt.

Lass uns bei dem 'inneren Feind' bleiben und der noch immer vorhandenen Stärke der AKP  nach innen, die ja eine Zustimmung zur AKP Regierungspolitik bedeutet. Wie ist das zu erklären?

Die Stärkung nach innen basiert eben auf der Grundidee des 'WIR sind wieder wer'. Wir sind nicht mehr wie der Westen. Wir kopieren ihn nicht mehr. Wir tragen nicht mehr deren westlichen Kleider, sondern wir sind jetzt endlich wieder die Türken beziehungsweise die Ottomanen. Sie benutzen das Wort Ottomane aus dem Grund, weil es in ihren Augen qualitativ und quantitativ als Synonym für eine besondere Größe steht. Und das ist genau die Stärke der Idee. Deshalb bekommen sie auch diese Unterstützung aus der Bevölkerung. Egal wie sie sich verhalten, ob sie korrupt sind, ob sie autoritär sind, ob sie repressiv sind, sie werden bejubelt. Und fragst du unter der Bevölkerung, warum sie das alles mit unterstützen, so erhältst du immer wieder zur Antwort, es ist doch egal was und wie es passiert, Hauptsache wir sind wieder wer.

Also das ist im Moment noch die Stärke nach innen, diese Idee. Noch! Aber das kann sich sehr schnell ändern. Das heißt, gegenwärtig ist es egal was passiert, ob die AKP korrupt ist oder nicht, sie bekommt diese Unterstützung. Ich erlebe das ja auf den Veranstaltungen, wie sie Erdoğan bejubeln. Und nicht umsonst generiert er sich gerne als ein 'Weltführer' (Dünya Lideri) oder Sultan Kalif der Zukunft. Und genau da liegt auch die Schwäche des Konzeptes. Die Idee ist zwar stark, aber sie hat keinen Inhalt. Inhalt ist nur Erdoğan. Ohne ihn ist sie nicht überlebensfähig.

Also wenn jemand (oder eine Partei) diese Idee von 'WIR sind wieder wer' mit Inhalt füllt, so denke ich, mit dieser Idee könnte man die Türkei regieren, dabei muss der Inhalt nicht unbedingt 'Islam' sein.

Und sie würden auch auf das Ausland wieder attraktiver wirken können mit einem inhaltlich stimmigen Konzept?

Ob man in der heutigen Zeit überhaupt noch etwas 'Eigenes' ganz neu schaffen kann, ist zu diskutieren. Es existiert ein globales Wirtschaftsystem und in diesem System kann man nicht wie auf einer einsamen Insel mit etwas völlig Neuem existieren. Die Türkei ist keine einsame Insel im Ozean.

Aber man kann doch eine Art kulturelle Selbstständigkeit bewahren und sich trotzdem in das globale System integrieren.

Ja genau. Das wäre dann die Stärke! Sie reden ja auch immer von 'unseren nationalen Werten'. Aber darunter verstehen sie nur eines, und das ist der Koran und ihre Art von Islam. Und da aber gerade diese Art von Islam, den sie vertreten, alle kulturellen Besonderheiten ablehnt, die im Lande existieren, ist der neue Inhalt dann eben diese Art freudloser und kulturfeindlicher Islam.

Und dieser soll nun Zug um Zug im Lande umgesetzt werden. Durch Umstrukturierung auf der einen Seite, wenn wir zum Beispiel das Bildungs- und Hochschulsystem betrachten und durch Repression auf der anderen Seite, durch das Ausschalten jeglicher Opposition bei gleichzeitiger Kappung der öffentlichen Informationskanäle.

Ja genau. Aber das wird auf Dauer so nicht funktionieren. Sie sind gegen Theater. Sie sind gegen Musik. Sie sind gegen Kino. Sie sind gegen den Tanz. Ihre Zensur und Autozensur durch ihre Abschreckung führt zu einer kulturellen Verwüstung. Wie kann kulturelle Besonderheit in Abgrenzung zum Westen etabliert und gestärkt werden, wenn gerade diese Vielfältigkeit im Lande durch das Überstülpen einer freudlosen  islamistischen Ideologie unterdrückt und zerstört wird? Es ist zwar dokumentiert, die Ideen, die Schriften, die Gesänge, die Kunstwerke, die zerstörerisch 'restaurierten' antiken Bauten und Paläste, unzählige Volkstänze Anatoliens und Trakiens ... Das Land ist sehr reich an kulturellem Erbe. Aber bereits heute ist schon vieles durch die islamistische Unterdrückung verschwunden, z.B. weil ihre Art von Islam strikt gegen Tanz ist, die islamischen Aleviten hingegen bei ihren religiösen Zeremonien immer noch tanzen.

Ich denke, wenn diese Grundidee 'WIR sind wieder wer' nicht unter dem Dach des Islam definiert wäre, sondern zum Beispiel unter dem Begriff 'Anatolische Kultur', das könnte wirklich eine inhaltlich stärkere Idee sein, gerade auch zur erwünschten Abgrenzung zum Westen, ohne dabei eine Feindschaft zu erzeugen. Wobei sehr deutlich zwischen friedlicher Abgrenzung und feindgesinnter Ablehnung zu unterscheiden wäre. Aber auf diese tragbare Idee kommen sie nicht. Aus verständlichen Gründen, weil sie Islamisten sind. Es herrscht nur eine dumpfe, platte Ablehnung. Alles lehnen sie ab und wischen es weg mit nur einem Satz: Das ist nicht Islam!

Aber das müsste die Bevölkerung doch bemerken? Dass all das, was ihr Eigenes ist, nichts mehr gilt. Das betrifft doch weit mehr als nur die kurdischen Traditionen. Diese Ablehnung ist ja allumfassend und anatolische Kultur insgesamt verschwindet Zug um Zug. Formiert sich denn da kein Widerstand?

Naja, vieles ist ja bereits schon verschwunden. Jede Provinz hatte ihre eigenen Tänze. An den nationalen Feierlichkeiten und an besonderen Festtagen wurde überall getanzt, gefeiert, gekocht und gemeinsam gespeist. Vor der AKP Zeit wurde davon noch Vieles im Fernsehen übertragen. Das ist nach und nach verschwunden, jetzt ist alles weg. Es gibt jetzt nur das Kopftuch der Frauen als regionale Eigenschaft, da die Frauen an der Schwarzmeerküste und im Kurdengebiet eigene Arten des Kopftuchtragens entwickelt haben. Übrig geblieben ist höchstens noch etwas Handarbeit und die örtliche Küche. Alles andere, zum Beispiel die Musik ist verschwunden. Wir haben eine sehr alte Musiktradition in Anatolien. Sie wird als 'unislamisch' verpönt und verschwand. Bis in die achtziger Jahre gab es in Anatolien noch die Troubarore (Saz Aşığı), die durch die Lande zogen und ihre eigenen Lieder sangen. Es gibt sie nicht mehr. Es existiert so etwas wie ein Völkerkultur-Mord. Und damit tötet diese Grundidee ('WIR sind wieder wer') des Andersseins gegenüber dem Westen doch ihre eigene Grundlage. Denn man könnte ja anders sein, durch eine sehr vielfältige - kulturell ganz eigene - Art. Durch die Reduktion auf das Islamische nimmt sich die AKP diese Karte gerade selbst aus der Hand.

Aber was heißt das jetzt für die Zukunft? An welchem Punkt stehen wir heute? Es existiert eine starke Partei mit einer breiten Zustimmung im Land, die den eingeschlagenen Weg weiter verfolgen will. Außerhalb des Landes hat sie sich selbst diskreditiert. Sie versucht im Inland gegenüber denjenigen, die diesen falschen Kurs bemängeln und ablehnen, durch Rigidität die eigene Macht zu bewahren. Und sie versucht, über eine neue Verfassung ihre Macht strukturell noch zu verfestigen. Wie lange kann das gut gehen, ohne dass sich ein breiter Widerstand bemerkbar macht? Es wird von einer Spaltung in der Gesellschaft gesprochen. Und dieser Riss ist heute nicht mehr ausschließlich als eine sich herausgebildete türkische-armenische oder türkisch-kurdische 'Feindschaft' zu beschreiben.

Ich denke das Land erlebt jetzt eine Art Begreifphase. Man begreift, dass die Grundidee vielleicht eine richtige war, aber nicht mit Erdoğan und dem von ihm favorisierten Islam. Man sieht auch, dass die säkulare Opposition weiterhin auf eine Angleichung an die westlichen Demokratien besteht. Wir haben auf der einen Seite die Bewegung hin zum Islam ohne eigenen Inhalt. Und wir haben auf der anderen Seite das Festhalten an verfestigten säkularen demokratischen Vorstellungen in Anlehnung an die westliche Welt.

Das hört sich nach unüberwindlichen Gegensätzen an. Wie kann dann eine Zukunft ohne einen radikalen Bruch überhaupt gedacht werden? Das Rumoren um einen möglichen Putsch ist ja in den letzten Tagen nicht zu überhören. Daran ändern auch die fleißigen Dementis nichts.

Ja, in welche Richtung könnte sich eine Lösung des Dilemmas andeuten? Das sind Gedanken, die mich sehr intensiv beschäftigen. Die Mehrheit im Lande möchte etwas Eigenes. Es soll etwas sein, was nicht unbedingt mit dem Westen und seinen Denkansätzen übereinstimmt, sich aber auch nicht total gegen diese richtet. D. h. eine Idee, die westliche Werte wieder aufnimmt – die inzwischen universelle Werte geworden sind –, diese neu definiert und in das Eigene integriert.

Das ist als Denksystem sehr einleuchtend formuliert, aber eben sehr idealistisch, denn es lässt die Machtdimension völlig außer acht. Was würde denn passieren, wenn die Opposition diese Idee der kulturellen Vielfalt aufgreifen würde und zwar eingebunden in das globale System, ergebe das dann eine Chance?

So hätte diese sicherlich eine bessere Chance als der gegenwärtig diskreditierte eintönige 'Islam'. Dadurch ergäbe sich nicht nur die Chance, den Konflikt zwischen Kurden und Türken auf eine andere Weise anzugehen, als über die 'übliche' kriegerische Auseinandersetzung. Auch viele der anderen Probleme ließen sich über diese Idee der Vielfalt wahrscheinlich einfacher lösen. Das wäre dann endlich eine Gegenstrategie zur AKP, die ja gerade durch die Beschränkung auf eine einzige Idee gekennzeichnet ist, die sie über Macht und Herrschaft durchdrücken will. Das kann sich auf Dauer nicht durchsetzen.

Ist auch das nicht auch wieder zu idealistisch gedacht, angesichts der hohen Anzahl der im Lande lebenden Muslime? Wo würden sich diese in Deinem Denkansatz denn dann wiederfinden können?

Also wenn man diese Grundidee richtig anfüllt, nämlich nicht unbedingt nur mit einer Art beschränkendem Islam, sondern an die türkischsprechenden örtlichen Kulturen anlehnen, d.h. sich wieder an die alten türkischen, kurdischen, armenischen, syrisch-christlichen, alevitischen und orthodoxen Kulturen anlehnen. Wenn man all diese Traditionen belebt, könnte das einen kulturellen 'Boom' auslösen, denn all diese Kulturen sind ja anatolisch, sie sind keine Kopien des Westens. Trotzdem spüren sie aber keinen Hass gegen Westen oder Osten, wie der Islamismus das mit Absicht über seine Abgrenzung produziert. Wenn man das Anatolische wieder wertschätzen und nicht mehr zertrampeln würde, könnte das die Basis für etwas Neues sein, das sich auch in die Weltgemeinschaft wunderbar integrieren kann. Und mit dieser Offenheit kann man sich auch unbeschadet an ein westliches Demokratiesystem anlehnen und dennoch die eigene Besonderheit betonen, denn ich glaube die Türken brauchen dieses Gefühl der Besonderheit.

Ich habe den Eindruck, dass diese Debatte um Gleichheit und Differenz auch in den westlichen Ländern eine wichtige Rolle spielt, was gegenwärtig leider wieder in ein starkes nationalistisches Denken umzukippen droht.

Sich auf die eigene Art zu besinnen, ist ein Trend in der Welt. Es kommt doch eigentlich nur darauf an, wie man damit umgeht. Die Türken gehen gegenwärtig in einer ganz schlechten Art und Weise damit um. Sie produzieren einen Erdoğanismus, der sich auf den sunnitischen Islam stützt und nur für eine Person konzipiert ist. Diese Art ist aber gründlich gescheitert, und die Türken begreifen gerade den Grund. Aber es ist noch immer keine politische Partei oder Person in Sicht, die diese Grundidee 'Wir wollen wieder WIR sein' mit richtigem Inhalt füllt und die Türkei aus dieser Sackgasse in die Welt rettet. Deshalb bekommt die AKP trotz allem noch immer so viele Stimmen, weil eben diese Grundidee das letzte Wort hat.

(wird fortgesetzt)

İslamcılarla savaşın dönüm noktası ve Batı'nın kendisiyle yüzleşme belirtileri

İslamcılara karşı savaş, "düşük yoğunluklu bir dünya savaşı"na mı dönüştü? Savaşın baş öznesi, kendine "İslam" diyen, neoliberal kapitalizmin en fırsatçı/talancı türünü uygulayan ve makul aklın reddine dayanan bir ruhsal ve ekonomik kangren durumu. Kölecilik ve organ ticareti gibi insanı kesilip satılacak malzeme olarak görebilen vahşi bir neoliberalizm türü, fındık kadar aklıyla "Batı'nın değerlerimizi dejenere edişine ve emperyalist sömürgeciliğe karşı cihad" ilan edip savaşırken, insanın aklının hayalinin miğdesinin almadığı şeyler yapıyor. İslamcıların Türkiye'deki "Laiklar"i ahlaksız bulanların "islami yaşam biçimi" içinde tarif ettikleri şeyler içinde "badelemek" diye bir özellikleri çıkıyor mesela ortaya. Hırsızlık, rüşvet, iftira, hatta cinayete bile alışmış Türklerin, çocuklara cinsel taciz, hatta onun da ötesine geçebilen burada yazılamayacak ahlaksızlıklara "anlayış" göstermeyeceği kesin, çünkü bunun da ötesi, artık "insan ve toplum olmaktan çıkmak." "Laikler"in ahlakını beğenmeyen İslamcılar, en barbar kabile toplumlarında bile olmayan ölçülerde korkunç bir ahlaki düşüklük içinde yaşadıklarını, siyasi partiler ötesi ortak "duruşları" ile gösteriyorlar. Türkler, bu din veya ideolojinin -işte her neyse onun- hangi siyasi partide ortaya çıksın, "insan olmak" edimiyle ciddi sorunlar yaşadığını anlıyorlar. Modern tarihin gördüğü en barbar ve en ahlaksız güruhun, bu çarpıklıkları, "Batı'ya karşı İslam için cihad" adına mazur gösterme çabaları da inandırıcılığını yitirmiş durumda. Aynı zihniyetin daha zorba türü IŞİD'in Batı'yı kışkırtıp Suriye-Irak'daki savaşa çekmeyi başarması ve doğrudan Batılı değerlere saldırmasına sempati duyan Türk islamcıları, IŞİD'in ılımlı türevi olarak, gelecekleri konusunda bazı şeylerin kökten değiştiğini hissediyorlar. Dünyada tam da bu noktada çok önemli bir dönüşüm yaşıyor.
    Adına İslamcı denen barbarların, sayesinde kendilerine mağduriyet ürettikleri (eski) "Emperyalist Batı"nın devamı diye yorumlanabilecek "ilkesiz, çıkarcı, sömürgeci Batı müdahaleleri", IŞİD gibi cehennem kaçkını oluşukların ortaya çıkmasındaki önemli etkenlerden (ama İslamcıların çok şişirdiği gibi "baş" etken de değil elbette). Ahmet Hakan'ın üslubuyla ifade edecek olursak: durun bir dakika! Batı sadece "Emperyalist" değil! Aynı zamanda demokrat, evrensel değerlerin savunucusu falan!
    Dünyadaki evrensel değerleri yeniden tanımlayan aydınlanmacı, insan hakları ve insan haysiyetini koruyan, demokrat bir Batı var bir de. Suriyeli mülteciler ve diğerleri Suudi Arabistan'a değil Avrupa'ya kaçıyor. Kuş tipi islamcı aklı, sözümona "Emperyalist Batı"yı reddederken -insanlığa malolmuş- Batı kökenli evrensel değerleri de reddediyor, yerine de hiç bir şey koymuyor tabii.
    Hangi Batı?!..
    İşte değişim/dönüşümün en can alıcı yanlarından biri tam da burada yaşanıyor şimdi. İslamcıların saldırdığı "Emperyalizmin ardılı/artığı Batı"nın kalıntı politikaları ve eski davranış kalıpları terkediliyor, çünkü ikiyüzlülüğün getirisinin götürüsünden daha az olduğunun anlaşıldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Batı, bir zamanlar Dünyaya umut olan aydınlanmacı demokrat yanına daha çok sarılmaya karar veriyor ve o yanını gölgede bırakan karanlık emperyalist geçmişiyle hesaplaşacağı sinyalleri veriyor. Üstelik bu gelişmenin global Dünya'da çok somut sosyoekonomik/sistemsel nedenleri de var. Paradigma değişti, petrol devri sona eriyor. Petrol gibi sadece belli bölgelerde çıkan (merkezi/central) enerji kaynakları önemini yitirirken, belli bölgelere bağlı olmayan (merkezi olmayan/decentral) enerjiler önem kazanıyor. Ekonomi globalleştiği için, onun dışında ekonomi yok, hukuk globalleşiyor, ABD kendi ülkesindeki davaları başka ülkelere doğru genişletip diğer devletlerin egemenlik alanına da müdahale ediyor. Terörün cezalandırılmasından, terörü destekleyen ülkelerin cezalandırılmasına, bunun için bir hukuki zemin oluşturulmasına kadar varıyor iş.
    2008'de başlayan ve 2024'de esasen tamamlanacağını düşündüğüm değişim/dönüşüm döneminin en önemli yıllarının 2016 ve 2017 olacağını tahmin etmiştim, bu da nitel bazı değişikliklerin olmasını gerekli kılar. Ortada pek bir şey göremiyoruz ama, böyle değişimler yaşanıyor mu? Galiba Evet, hem de etkisini bu yıldan itibaren önümüzdeki dönemde de göreceğimiz türden. Batı, "çıkarları adına değerlerinden taviz vermek" anlayışına, yani çifte standarta son veriyor. Merkel'in tam da bunun tersini yapması Avrupa'dan bir tür kışkırtma gibi algılanıp, bu konuda Avrupa'da yeni bir bilinçlenme ortaya çıkıyor.
    Ülkesinde hem taşdevri İslamı uygulayıp kadınların araba kullanmasına bile izin vermeyen, hem de demokrasinin/hukukun kalesi sayılan ABD'nin önemli müttefiki sayılabilen Suudi Arabistan paradoksu çöküyor. "Suudi Arabistan'la eleştirisiz dostluk", Batı'nın emperyalist geçmişinden türeyen ikiyüzlülüğün bir numaralı ifadesidir. Suud Arabistanı şimdiye kadar, ABD'nin bölgesel çıkarlarına harfiyyen uygun davrandığı için barbar "İslam"ına ses çıkarılmayan bir ülkeydi. (Amerikalıların kendi çıkarları için hangi barbarlıklara gözyumduklarını buraya yazmaya kalksam, yazı değil kitap olur) İşte Batı'nın en önemli ülkesi ABD'nin zayıf yanı da bu -idi: Demokrasiyi en iyi işleten, ama çifte standartlı ülke. Bu yıl, tam da bu çelişkileri aşmanın öneminin anlaşıldığı ve bu istikamette adımların atıldığı yıl olabilir. O adımlar nelerdir?
    ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardındaki ülkenin Suudi Arabistan'ın olduğunu biliyor, ama petrol ve "stratejik ortaklık" adına bunu gizli tutuyordu. İlk kez gizli dosya ortaya çıktı ve en üst ABD makamlarında tartışılmaya başlandı. Senatörler bu konuda ikiye bölünmüş durumda, ama Suud devletinin yargılanmasından yana olanlar daha güçlü gibi. Bunun bu şekliyle konu edilmesi bile başlı başına bir eşiğin aşıldığını gösterir. Ve davaya karşı olduğu sanılan Obama, olayı Suud kralına anlattı ve yanıt alarak da koca bir blöf sözü aldı: "ABD'deki 750 milyar Dolarlık yatırımlarımızı çekeriz." Obama buna gülerek, "Peki o parayı sonra nereye yatıracaksınız?" deyip demediğini bilmiyoruz. Ama o paranın yatırılacağı bir yer yok. Bu Suud ekonomisinin mahvı olur, ayrıca ABD o paraya el koyabilir vs. Bunlar işin detayı. Piyasaların globalleşmesi konu değil sadece, kapitalist katma değer yaratımı. Para kendi başına bir anlam ifade etmiyor. Suud devletini terör desteğinden yargılamak üzere olan ABD'nin Türkiye'ye kara para meselesi yüzünden müsamaha göstereceğini düşünen varsa yanılıyor. ABD, neoliberalizmin koçbaşı islamcılığın iki önemli ülkesi Türkiye ve Suudi Arabistana karşı, çeşitli yaptırımların devreye girebilmesi için gerekli hukuki temeli oluşturuyor. Suud ve Zarrab davası bunun kanıtı.
    Bir de Aydınlanmanın, demokrasinin ve laikliğin/sekülerliğin Batı'sı var. Bu değerler  modernleşme sürecinde Batı'da formatlandı, büyük ölçüde evrensel değerler haline geldiler. Laiklik/sekülerlik Sadece "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" diye lanse edilse de laiklik/sekülerlik, kutsal kitaplar dahil her şeyi didik didik edip bilimsel metodla incelemek/araştırmak ve belli hükümlere varmak gibi özelliklere sahip yeni rasyonel düşünme biçimidir ve insanlık tarafından benimsenmiştir. Bugün hayatımızı kuşatan teknoloji ancak bu seküler/laik bazlı düşünce biçimi ile üretilebiliyor. Bunu benimseyip içselleştiren Koreli Samsung telefonları üretiyor, ama benimsemeyen tek çevre olarak "İslam", "Biz keşif-icad falan yapamayız" diyerek, parya ve pasif tüketicilikle yetineceğini peşinen ifade edebiliyor. (Sistemin -laiklik dahil- eleştirisi konusunda burada bir şerh koyup devam ediyoruz). Bugünkü global dünyada eşit değerde bireyler olabilmek için temel laik/seküler düşünce biçimini benimsemek gerekiyor. Bunu tartışmıyoruz ve -Türkler gibi şamani/toyunist kökenden gelen- Japonlara ve Korelilere bakarak söylüyoruz (ille de Fransıza bakmaya gerek yok). Demokrasi de, kuvvetler ayrılığı da, İnsan Hakları da, kadın-erkek eşitliği de, roman gibi sinema gibi sanat formatları da Batı kökenli.
    Batı, şimdiye dek hem kendine hem de Dünyaya zarar veren bencil emperyalist geçmişinden devraldığı çiftestandartlara son verme istikametinde adım atarken, inandırıcılığını yükseltiyor. Şu anda en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri de bu günümüzde. Rusya da belli bir inandırıcılık ve tutarlılık peşinde. Neoliberal sistem yaşamak için paranın karasına da muhtaçtı ama bunun yol açtığı yıkımın zararı kardan çok daha fazla. Postkapitalist dönemde bu giderek daha iyi anlaşılıyor. Yeni sistemde yasalar sınır ötesinde de işleyecek ve "Jeostratejik" nedenlerle kimse görmezden gelinmeyecek, kimseye müsamaha gösterilmeyecek. Global Dünya, işleyebilmek için yaptığı istisnaları kaldırıyor, sistemin işlemesi ve yeni düzenin kurulması için elzem.
    Şimdi önemli konu, Dünyanın esas olarak üzerinde uzlaştığı evrensel değerler/kurallar/yasaların uygulanmasında eski -Emperyalist geçmişin bencilliğinden kaynaklanan- çifte standartın terki aşamasının ciddiyet derecesi. Batı, IŞİD gibi oluşukların ve Türkiye'deki gibi ahlaksız İslamcıların "Emperyalist Batı" diye dillerine doladıkları geçmişiyle hesaplaşacak mı? Bu önemli, çünkü Batı Suriye ve Irak'da IŞİD'e karşı savaşıyor ama IŞİD yokedildikten sonra bu bölgenin halkı için önerdiği bir sistem bulunmuyor, çünkü kimse Batılıların "müdahale kültürü"ne güvenmiyor. Güven tesis edilebilse belki birçok şey kolaylaşacak. Güvenin yeniden kazanılabilmesi ve evrensel değerlerin yeniden -herkesin hayrına- kriz bölgelerinde de benimsenmesinin tek yolu çiftestandarda kesin bir biçimde son vermek ve Batı'nın emperyalist geçmişiyle hesaplaşması. Zira değişim/dönüşümün de bir finali var ve Sistemin, sürdürülebilir hale gelebilmesi için değiştirilmesi gerekecek, önemli reformlar yapılacak. Bütün bunların Dünyada el birliğiyle ortak bir zeminde yapılması gerekiyor ve ortak zemin de çiftestandart kaldırmaz.

Dördüncü Endüstri Devrimi, "Ekonomi 4.0" ve Türkiye

Rahmi Koç geçtiğimiz aylardan birinde, "Son on yılda yatırımlar, taşa toprağa yapıldı" mealinde çok doğru bir söz etti. Bir ülkenin büyüklüğünü haala toprak büyüklüğü sanan İslamcı feodal iktidar zihniyetinin, evlere şenlik "yönetim" anlayışı ve akıllara seza gelecek "perspektifi" bu yazının konusu dışında olmakla birlikte Koç'un uyarısını konumuzun başlangıç noktası sayabiliriz. Öyleyse, Türkiye yatırımını nereye yapmalıydı? İşte bunun için net bir perspektif gerekiyor.
    "Endüstri Devrimi" terimini ilk önce Stuart Mill "Principles of Political Economy" adlı kitabında kullanmış. Avrupa'nın göbeğinde devrimden bahsedilip Komünist Manifesto'nun elden ele gezmeye başladığı 1848 yılı. Alman gümrük derneğinin verilerine göre o yıllarda Almanya'da 1500 küsür buharla işleyen makina varmış. 18'inci yüzyılın son çeğreğinden 19'uncu yüzyıl sonuna kadar süren ve bu makinelerin kullanılmaya başladığı dönemi, ilk endüstri devriminin kapsamına alıyoruz. Ama bizi asıl ilgilendiren, "Klasik kapitalizm" dediğimiz bu dönemin ardından başlayan ikinci Endüstri devrimi bizim için özellikle önemli, çünkü Sol'un Sosyalist bir alternatif düzen kurmayı denediği (ama malesef yüzüne gözüne bulaştırdığı) ve günümüzün (İslamcılar dahil tüm entel ve entelektüel çevrelerin kullandığı) sosyolojik Sol dilin kurulduğu dönem, 1970'lere kadar süren bu dönemdir. İkinci Endüstri devrimini belirleyen özelliklerin başında, "seri üretim"in keşfi ve elektriğin üretimin her alanında kullanılması değil sadece. Bu dönem, kapitalizmin bir numaralı özelliği olan "amacını başkasının belirlediği ücretli iş" (Marx: "Fremdbestimmte abstrakte Arbeit") anlayışının adeta kudsiyet kazandığı, yeryüzünün tamamında "İş toplumu"nun kurulduğu dönemdir aynı zamanda. İki Dünya Savaşı ve bir Soğuk Savaş üretmiş olsa da, ikinci Endüstri Devrimi'nin hakim olduğu dönemi "kapitalizmin altın çağı" sayabiliriz.
    Üçüncü Endüstri Devrimi, ABD'nin Vietnam yenilgisi sonrasında yaşanan para sistemindeki önemli değişikliklerle birlikte gelen otomasyon ve rasyonalleşme dönemini ifade ediyor. Elektroniğin önem kazandığı, kapitalizmin neoliberal türü ile kendine yeni bir "büyüme" alanı bulduğu (kamusal alan, yani devlet malı), bilgisayarın hayatımıza girdiği dönem. Post-Marksizmin son büyük teorisyeni Robert Kurz bu dönemde yaşanan en önemli endüstriyel devrime "Mikroelektronik devrim" diyordu. Konumuz olan ekonomiyi başlatan "Dördüncü Endüstri Devrimi"ne ise şimdilik bu adı yakıştırmakla birlikte, yakın gelecekte bunun ne kadarının endüstri, ne kadarının -hangi istikamette bir- devrim olduğu/olacağı tartışma konusu. Günümüzde yaşanan bu aşamanın oldukça karmaşık bir döneme denk geldiğini ve istikametinin de beklendiği gibi ille de yeni bir kapitalist aşamayı temsil etmeyebileceğini söyleyelim.
    "Ekonomi 4.0", günümüzdeki tarifiyle, "Hayatın tüm alanlarının internet üzerinden eşgüdümünün sağlanacağı şekilde birbirine bağlanması" diye özetleyebileceğimiz bir anlayışın endüstriyel üretime hakim olma eğilimi gösterdiği aşama. Güngör Uras, 2014 sonunda yazdığı bir yazısında, "Basit anlatımıyla, daha önce tek tek makineleri yöneten bilgisayarlar, bundan sonra fabrikaları yönetecek. Buna 'Akıllı Fabrika Dönemi', 'Akıllı Üretim Dönemi' (Intelligent-Smart Factories) deniliyor" diyor, ama mesele bundan çok daha fazlası ve derini, zira aynı zamanda felsefi bir alana da giriyoruz. Daha önemlisi, kapitalizm ötesi bir alana (Post-Kapitalizm'e) doğru ilerliyor olabiliriz. Konunun ilk biçimi elbette sadece "kapitalist nitelik" açısından tartışılıyor, ama gelişme istikametine dikkat. Güngör Uras, "Bu gelişmeye Almanlar önderlik ediyor" diyor ama -keşke öyle olsa. AB, bu konuda önderlik yapmak bir yana ekonomi 4.0'a önderlik eden ABD ve Çin'le rekabet bile etmekten uzak olmaktan yakınıyor (Bkz. Die Zeit, 17 Mart 2016). Bu yazı da, Çinliler "Ekonomi 5.0'a hazırlanıyoruz" dediği için yazılıyor, zira olayı sadece 2. Endüstri devrimi perspektifinden, yani fabrika perspektifinden görmek, zaten Türkiye'nin en önemli zaafını ifade ediyor, çünkü 3. Endüstri devrimi sonrasında ekonominin ağırlık merkezini artık fabrika (Reel ekonomi/kapital) değil büro ve banka (Sanal ekonomi/kapital) oluşturuyor. Türkiye'de düşüncenin merkezini ise -en Sağ'dan en Sol'a kadar- haala 2. Endüstri Devrimi'nin fabrikatik kriterleri oluşturuyor.
    Ekonomi 4.0, günümüzün global ekonomisinin bel kemiğini oluşturan "Hizmet sektörü" ile "Reel (fabrika) ekonomisi"ni birleştirerek yeni bir büyüme alanına açılmayı hedefliyor: Özel yaşam alanına. Neoliberalizmin devlet/kamu alanına açılarak (1970'lerden beri ötelenen) kategorik sistem krizinden kurtulduğunu burada çok yazdım. 4.0 ekonomi türü, taze biten özelleştirilmiş kamusal alanı tükettikten sonra özel yaşam alanına dalıyor ve bunu da tüm ürünleri "kişiye özel" hale getirierek yapıyor. İlk kez, çok geniş üretim ve hizmet alanları devasa bilgiyi/enformasyonu kullanarak yeni bir tür rasyonelleşme içine giriyorlar, aynı zamanda da birleşerek bir çok işlemin hem efektif hem hızlı hem de kişiye özel yapılmasını sağlıyorlar. Globalleşmenin en son hali. Ve bugünkü aşamada bu yeni gelişme, ABD ve Çin olmadan işlemiyor, çünkü bu işlemleri yapıp yüksek boyutlarda kullanabilen Software (ABD) ve Hardware (Çin) kimsede yok. Yeni ekonominin en önemli aktörleri arasında Google, Facebook, Twitter gibi sosyalleşme platformlarının da yer aldığını bilmem gerek var mı -yani olay fabrikaların falan çok ötesinde bir yerde.
    Konunun bam teli, fabrikaları daha verimli çalıştırmak değil, çünkü fabrikalrın ürettiği şeyleri satın alabilecek insan sayısı azalıyor (zira para birkaç kişinin elinde toplanıyor ve işsizlik arttıkça "kişiye özel" pahalı ürünler satın alınamıyor), ama Afrika'nın en ücra yerlerinde bile yapılan araştırmalar, insanların açlık çektiği bölgelerde bile cep telefonlarının olduğunu hatta akıllı telefonları olduğunu gösterdi. Sosyalleşmeye, karın doyurmak kadar -hatta daha fazla önem verildiği görülüyor. Bu ilginin metaya dönüştürülmasini ise Facebook ve Google başarıyor. Nitekim ilk "Sürücüsüz otomobil" denemesini de Google (ve Apple) yaparak, ulaşımın "internet gibi" herkesin kullanabileceği bir alan haline getirme fikrini ortaya attı. Konu henüz "herkese bi araba" aşamasında değil, asla da olmayacak, ama yeni bir zihniyetin global dünyada giderek yayıldığı görülüyor, o da yeni zamanların nimetlerinden yararlanmak için ille de para harcamanın gerekmeyeceği, herkesin ille de çalışmak zorunda kalmayacağı bir anlayış -ki Post-Kapitalist çağın şimdilik ana fikri olmaya adaydır, çünkü bu dünyada herkesin çalışması ne mümkündür ne de gereklidir.
    ABD ve Çin, Endüstri/Ekonomi 4.0'ın geliştirilmesi için devasa boyutlarda yatırım yapabiliyorlar ve bu konulardaki -bilişim merkezli- teknikleri var güçleriyle destekliyorlar. Rekabette geri kalan AB ve diğer gelişmiş bölgelerin dezavantajlarının başında, devasa miktarlarda bilgiyi aynı anda işleyememek geliyor ve tabi bunun için kullanılacak araçları, dili ve ağları oluşturmak hiç kolay değil. Türkiye'deki endüstrinin Avrupa'da bu konuda oluşturulan ağlara eklemlenmesi ise doğal bir sonuç. TÜSİAD'ın bu konuda kapsamlı bir rapor hazırladığını, mesela Makine İhracatçıları Birliği'nin yeni çağı yakalamanın zorunluluğunu kavradığını, bu konuda açıklamalar yaptığını biliyoruz, ama burada önemli bir eksik var (ve aynı eksik, Avrupa için de geçerli), o da hedef. Çin, "2025" adını verdiği hedefiyle, doğrudan başa oynuyor ve Hardware konusunda ABD'den üstün, ama İngilizce konuşan dünyada Software ve sosyalleşme platformlarında bir numara olması pek mümkün görünmüyor, tabii o da derinden gidiyor. James Bond'ların çoktan emekli olduğu dünyada ajanlıktan sabotaja kadar tüm "gizli devlet faaliyetleri"nin dijitalleştiğini Ergenekon ve Balyoz davalarından, Fuat Avni'den biliyoruz. Bu konuda en büyük güç Çin ve ABD Başkanının nefesini bile dinleme kapasitesine sahip. Snowden itiraflarından, devletlerin özel hayatları ne ölçülerde dinleyebildiğini öğrenmiştik, konu ondan daha büyük boyutlarda, çünkü sadece var olan bilgilerin değerlendirilmesiyle yetinmiyor, varolabilecek bilgilerle geleceğe doğru sizin ne yapıp yapmayacağınızı da bilebiliyor. Bunun adına "Siyasi güç" dendiğini bilmem söylemeye gerek var mı?! ABD'nin bile "dinleniyoruz" diye yakındığı (ama Çin'in "nedense" hiç yakınmadığı) bir dünyada yaşıyoruz ve mesele sadece fabrika falan değil. Bunu bilen AB, ABD'nin ve Çin'in üstünlüğüne karşı atağa geçmiş durumda, Merkel "Dijitalleşme"ye özel önem veriyor ve konuya abanıyor. Türkiye bu konuya sadece Avrupa ağlarına yedek parça üretmek noktasında ve ne konunun önemini yeterince anlıyor, ne de Hükümetin bu konuda bir perspektifi/hedefi var. Peki hedef ne olmalı?
    Konu hakkında net hedefi olan tek ülke Çin (zaten bu nedenle "Ekonomi/Endüstri 5.0"dan bahsedebiliyor). Kendine yüz yıllık falan değil bin yıllık hedefler koyan ve Batılılar gibi "Sömürgecilik/Emperyalizm devri" yaşamamış Çin'in 15'inci Yüzyıldan beri net bir "Etki alanı" politikası var. Günümüzün anlayışlarına uyan bu eski zihniyet, uzun vadede Çin'e psikolojik bir üstünlük sağlıyor.
    Türkiye, Ne Çin'le ne ABD ile ne de AB ile kıyaslanabilir, hatta Hindistan'la ve Brezilya ile de karşılaştırılamaz, ama bir türlü dönmek istemediği özüne dönerek, yeni dünyadaki yerini alabilir ve bu öz, Türkiye'nin Dünya kurulalıberi çok kültürlü çok yönlü bir yer olmasıdır. Türkiye, Dünya kültür endüstrisini ülkeye çekecek özel önlemler ve tabii sahici/güvenli bir demokrasiyle işe başlayabilir. Kültür konusunu küçümseyen ahmaklar için küçük bir dip not: "Ekonomi 5.0", tam da bu zaten, yoksa onca tablet ve gelişmiş bilgisayarla, smartphone ile ne yapılacak sanıyorsunuz? Sadece iletişim değil elbette. Türkiye, bulunduğu yer itibariyle bir çok kültürün kavşağı. "Tayyip"le uğraşmaktan düşünmeye bile vakit bulamayan Türkler, kültürün yeni boyutlarına tam Fransız, o halde Fransızlar ve Çinliler gelip kültür üretiminin önderliğini üslenecek. Türkiye tıpkı II. Dünya Savaşı sırasında Alman entelektüellerden yararlandığı gibi şimdi de bu konularda yabancılardan yararlanacak, onlara ortam ve alan açacak! Bunun dışında Türkiye'nin endüstrileşme konusunda diğer büyük ülkelerle rekabet edebilmesi mümkün değil, ama bu alanların ihmal edilmesi gerektiği anlamına da gelmiyor. Türkiye, tıp alanında da çok önemli işler başarabilir, bu konuda birçok ülkeden daha iyi konumda. Sağlık konusu, geleceğin en önemli alanlarından gösteriliyor.
    Bütün bunların toplamı: Türkiye'nin yaşamaya değer, temiz doğaya sahip, güvenli, kültürel özgürlükler başta olmak üzere özgürlükleri garanti eden bir ülke olması gerekiyor. Bu şartların çoğulcu bir demokrasi ile sağlanıp sağlanamayacağı henüz net değil, çünkü demokratik olmayan bir Çin örneği önümüzde duruyor ve bu ülke şimdi (ve gelecekte) ABD'den çok daha önemli olacak (buna rağmen Türkiye'de Çin hakkında iki laf edecek adam bulmak bile zor, hatta yok gibi birşey).
    Tüm alanların birleştiği ve Türk endüstrisinin eşyanın tabiatına uygun olarak Avrupa'daki ağlara eklemlendiği atmosferde, siyasi olarak topu atıp tamamen iflas etmiş İslamcı ideolojinin islamcı iktidarının Twitter'i falan yavaşlatarak "güçlü devlet" olunamadığını, Kayseri'nin dindar esnafı bile anlamaya başladı. İslamcılığı iktidardan düşürmeyi Türkler başaramazsa ABD ve Rusya ittifakı (başta olmak üzere Dünya kamuoyu) başaracak. Bunu daha önce çok söyledik, çünkü buranın nefret kusan kindar islamcıları, dünya barışını ve dünyanın geleceğini tehdit eder konumdalar ve Dünyanın buna izin vermeyeceği kesin.
    Şimdi asıl konu, İslamcılık kanserinden kurtuluş sürecinde sıkı bir kemoterapi uygulanırken, diğer taraftan da geleceğe yönelik -hedefli- adımların ivedilikle atılacağı aşamada net bir perspektife sahip olmak.
    Ekonomi 4.0'ın öznesi konumundaki bilişim alanının daha da önem kazanacağı yakın gelecekte, bilgisayar dediğimiz nesnenin nasıl bir evrim geçireceği de şimdiden malumumuz. Herşeyin digitalleşeceği aşamada yeni bir Software türü gelişme aşamasında. Bu yeni işlemciler, aynen beynin işlemesini örnek alan bir yöntem izliyor ve meleke geliştirebiliyor. Bir işi yapa yapa o konuda insan nasıl ustalaşıyorsa, bu işlemciler de ustalaşıyorlar, o konu hakkındaki ek bağlantıları kendileri üretiyorlar ve şimdiye kadar bildiğimiz bilgisayar sistemlerinden oldukça farklı işliyorlar. Aynı anda farklı işlemleri Go bilir misiniz?
    Ekşi Sözlük'de bile "Şibumi okuyup Go'ya başlamak" diye bir başlık var. Ben de Trevanian'ın 1979'da yayımlanıp 1980'lerde okuduğum "Shibumi" romanını okuyup Go öğrenenlerdenim. Satrançtan çok daha fazla ihtimali içeren ve intuisyona da izin veren Go oyunu, sofistike bir oyundur ve günümüzdeki Avrupa Go şampiyonu Çin asıllı Fransız Fan Hui, Google'ın geliştirdiği AlphaGo'ya 5-0 yenildi. Satranç ustalarını yenen ilk satranç programı 1996'da (Deep Blue) yapılmıştı, şimdi Go ustasını yenen bilişim sistemin özelliği, sadece beyin gibi işleyerek kendini geliştirmesi ve öğrenmesi değil, insanlar gibi içgüdü geliştirebilmesi, sonuca varmak için orijinal düşünme yöntemleri bulması ve çok büyük miktarda bilgiyi çok kısa sürede tarayarak farkına varılamayan belli yapıları algılaması. Mesela bu sayede tıpta çok önemli adımların atılacağı kesin. AlphaGo, devasa bilgi ve enformasyonu değerlendirerek geleceğe doğru çok çarpıcı tesbitler ve öngörülerde de bulunabiliyor. Ekonomi 5.0'ın, makinelerin birbirlerini programlamaya başladığı bir aşamayla ilgili olduğu ve teknolojinin görünür olmaktan çıkıp küçülüp entegre olarak günlük hayatta pek görünmeyeceği, çalışma/iş ötesi bir yerden her insana hizmet eder hale getirileceği aşamayı ifade ediyor olabilir.
    Ekonomi 4.0'ın gelişeceği aşamada neoliberalizm dönemi gibi büyük eşitsizliklerin ortaya çıkabileceği konusu önemli bir tehdit oluşturuyor, bu yüzden "Big data" denen devasa bilgi/enformasyon miktarlarıyla işlem yapabilen yeni sistemler, bu devasa bilgilere sahip olabilen veya onlara erişebilenlerin yeni tür bir güç/iktidar sahibi olmalarının önünü açıyor. Bu ülkeler şimdilik ABD ve Çin gibi görünüyor, ama Apple, Alibaba (Çin), Facebook, Twitter ve tabi en başta Google'ı unutmayalım. Yeni bir çağın kuruluş aşamasındayız ve bu yeni çağda sade para hiç bir şey ifade etmiyor -hatta paranın nasıl bir değişim yaşayabileceğini de anlatabiliriz. (Ama başka bir yazıda)