Yeni statü sembolleri ve postkapitalist yaşam felsefesine doğru

1980'lerde herkes otomobil satın almak istiyordu. Üniversite öğrencileri bile kör topal bir araba ediniyordu. Berlin'de en rağbetteki, en fiyakalı öğrenci arabası Citroen 2CV denen sevimli gaz tenekesiydi ve tabii Türkiye'de "tosbaa" dediğimiz VW Käfer (böcek). Aklı Türkiye'de kalmış zengin İstanbul çocukları ise Berlin caddelerinde elden düşme BMW'leri tercih ediyorlardı. Otomobil, o yılların en önemli statü sembolüydü. 1990'ların neoliberalizminde Türkiye'de de "oturmuş inanç", eski Türk filmlerindeki "zenginlerden" bildiğimiz "Araba yat kat" meselesiydi ve buradaki "kat", "villa" olarak değiştirilmişti. Ama Berlin'de sadece mala mülke değil, bir de eğitim seviyesi ve kültüre bakılıyordu, başka semboller de vardı elbette. Eğitim, Türkiye'de de daima önemli olmuştur, ama son 60 yıldır asıl statü sembolleri maddi şeylerdi. Bu biraz da Türkiye'nin muhafazakar muktedirleriyle ve onların dünyadan kopukluğuyla ilgili bir durum elbette. Ama Türkiye Avrupa'nın hemen kıyısında, onunla tarihten ve ticaretten gelen sağlam bağlara sahip bir yer olduğundan, burada en bağnaz rejimler de yaşasa, Avrupa'da görülen her trend mutlaka Türkiye'ye de uğrar.
    "Lüks" ile "Statü sembolü" kavramları genellikle birbirine karıştırılır. Lüks, daha içine kapalı yaşanan ve mutlaka bir felsefesi olmayan, parası olan herkesin kullanabileceği, mutlaka anlamlı olmak zorunda olmayan şeyler ve durumlarla ilgili bir kavramdır. Ama statü sembolü, zamanın ruhunu yansıtan ve belli bir elit çevreye dahil olunduğunu -dışarıya- gösteren, başkalarına bunun sinyalini gönderen şeyler ve durumlardır. Statü sembolleri önemlidir, çünkü özgün bir zaman diliminde trendlerin yönüne dikkat çekerler, benimsenen yaşam türü ve kalitesi ile ilgili önemli ipuçları sunarlar. Mesela ilk ortaya çıktıklarında Türkiye'de herkesin "bitli" diye küçümsediği Hipilerin bir devrin kültürünü nasıl etkiledikleri malum. Bugün 1968'lileri kimse küçümsemiyor. O hareketle sosyalizm kurulmadı ama Dünya popüler kültürünün kökten değişiminin piminin 1968'de çekildiğini herkes biliyor, tıpkı "Bitti" denen Gezi/Haziran kültürü gibi.
    Postkapitalist paradigmanın etkisini adım adım artırdığı günümüzde de yeni statü sembollerinin oluştuğunu, artık yüksek sesle ifade edebiliriz. Bunlardan ilki "Boş zaman"...
    Türkiye'de ortodoks Sol hâlâ "Emekçiler"i ve "iş"i kutsayadursun, günümüzün en önemli üç statü sembolünün başında, "sağlıklı yaşam" ile kombine edilmiş halde düşünülen "kendine ayırabildiğin kaliteli boş zaman" geliyor. Eskiden Avrupa'da iş günlerinde sokaklarda kimsenin olmaması "iyi bir şey" sayılıyordu. Şimdi, çok iyi giyimli adamları ve kadınları parklarda, ayaküstü dakikalarca sohbet ederken görebiliyorsunuz. Uzun sabah kahvaltıları, günübirlik kaçamaklar, çocuğuyla iş vakti dışarıda uzun uzun oynayabilenler, imtiyazlı sayılıyor ve bu bir statü sembolü -tabii belli şartlar altında...
    Türkiye'de asla çok ciddiye alınmadı ama günümüzde Avrupa'sından Amerika'sına, oradan Çin ve Japonya'sına kadar eğitimli/kültürlü/yetenekli olmak, en önemli statü sembolü sayılmaya devam etmekle birlikte, bu kişiler kesinlikle iş manyağı değiller ve büyük çoğunluğu evlerindeki ofislerinde çalışıyorlar ve kendilerine bol zaman ayırıyorlar. Yaşam biçiminin "iş zaman ve boş zaman" diye ayrılmasının bu sisteme özgü bir dangalaklık türü olduğunu, sekiz saat tam gün "ücretli iş" anlayışının insan doğasına aykırı olduğunu on yıl önce yayınlanan kitabımda da belirtmiştim ("Daha Nereye Kadar" 2005). Aynı dönemlerde Avrupa'daki dostlar da bu konuyu işliyorlardı. Bu bilincin mayası Avrupa'da ve Amerika'da tuttu, burada ise Solcular, Marx'ın eleştirdiği "Ücretli iş" (Arbeit) ve "İşçi"yi, hâlâ "Emek" ve "Emekçi" diye kutsuyorlar, ama büyünce işçi olmak isteyen bir tek çocuk yok Dünyada ve bunu sorgulamıyorlar.
    Günümüzün üçüncü statü sembolü hayatıma sessiz sedasız giriverdi. Bizim mahallede bir bisikletçi açıldı. Pahalı bisiklet satan bu dükkan aynı zamanda bir Cafe ve gün boyu boş masa kalmamacasına dolu. Mahalle berberi ve eski Ermeni dükkanlarının tarihini anlatan balık lokantası garsonları, Boğaz'ın kenarında bisikletçinin "iş" yapabileceğine önce inanmamışlardı, şimdi benimsediler. Türkiye'de görgüsüz muhafazakar entel eskileri, tank gibi ciplere binip ömürlerini İstanbul trafiğinde geçirirken, karbon bisikletinin üzerinde kravatı rüzgarda uçuşarak araba sollayan yeni nesil, arada İstanbul'da da görünüyor. Şimdi bazıları "bisiklet" diye küçümsüyor olabilir. Mercedes Benz, bu trendi farketti ve dört yıldır bisiklet üretiyor. Süper bisikletlerin fiyatı, küçük bir otomobilin fiyatına yaklaşıyor. Ünlü bütün otomobil markalarının bisikletleri de var artık ama mesele bu değil tabii, çünkü bisiklet yeni bir felsefeyi yansıtıyor: Kendini tenekeye hapsetmiyorsun ve arabanı değil kendini gösteriyorsun. Şoförün yok. Bir yere yetişmiyorsun, zamanın var. Trafiğin asla tıkanmıyor. İstediğin yere gidiyorsun. Bisikletin şu yeni hafif alüminyum aletlerdense, katlayıp çanta gibi Cafe'nin içine kadar sokabiliyorsun. Sağlıklı yaşamış oluyorsun -ki günümüzde çok önemseniyor. Çalışmıyorsun, onun yerine bir meşgalen var ve o meşgale iyi para da getiriyor. Çok mu yoruldun, hemen minik elektrik motorunu açıyorsun, bisiklet sana yardımcı oluyor. Elektrikli modeller Türkiye'ye geldi gelecek.
    Dördüncü statü sembolü için Taksim Meydanı'ndaki Gezi Cafe'den Gümüşsuyu'na doğru bir iki adımda ulaşabilirsiniz. Hemen solda bir dükkanda, evlerde ve küçük bahçelerde tamamen organik/özel tarımla üretilmiş çeşitli bitkilerden yapılma -istediğiniz gibi kendiniz kombine edebiliyorsunuz- salatalar satılıyor. Dükkan, tam yeni elitlerin mantığıyla onbir gibi çalışmaya başlıyor ve öğleden sonra üç gibi kapanıyor ve oraya yemeğe gelen diplomatlar, sanatçılar, yabancılar, ünlüler, yeni elitlerin özelliklerini taşıyan kişiler. Çok iyi eğitimli ve/veya akıllı uslu yaratıcı insanlar. Avrupa'da elitlerin oturduğu yerler genellikle bağlık bahçelik yerler. Yeşil ve doğa, yerleşim birimlerine kadar gelmekle yetinmeyip evlerin içine kadar giriyor ve umulmadık küçük bahçelerde umulmadık bitkiler yeşeriyor. Böyle bir şeye vakti olmak demek, sağlıklı yaşamak, zamanı olmak ve zevkli olmak demek, zira gastronomi gene önemli. 1990'lı yıllarda Türkiye'de de evde hayatın merkezini mutfağın aldığı konseptler yaygındı. Türkler beton manyağı olduğundan bu akıma hemen uyum sağladılar, tıpkı villa furyasına ayak uydurdukları gibi, ama bisiklete ayak uydurmak pek kolay olmayacak gibi. İsveç, ülkesinin tamamını bisiklet yolları ağıyla adeta yeniden kuruyor. Türkiye'de bu konu kıpırdanma seviyesinde. Geçen gün İzmir'de bir kadın insiyatifi "en güzel elbiselerinle bisiklete" gibi bir kampanya yaptı, hem kadınların özgürlüğü hem de bisiklet kültürü adına.
    Beijing'e gittiğimde orada bisiklet ordularıyla karşılaşacağımı sanıyordum, ama bisikletli sayısının beklediğimden az olmasının Türkiye'ye de has bir sonradan görme semptomu olduğunu öğrendim. Gene de her yere bisiklet yolu vardı ve bisikletli sayısı Türkiye ile kesinlikle kıyaslanmayacak kadar fazlaydı. İzmit'te şehir içinde belediyeye ait bisikletleri yok fiyatına kiralayıp kullanabiliyorsunuz, başka şehirlerde de vardır bu hizmet mutlaka -ama bisiklet henüz emekleme aşamasında, zira işin felsefesi buraya ulaşmadı, ne zaman ulaşacağı da belirsiz.
    Yeni statü sembollerinin asıl özünü özgürlük duygusu ve aktif doğrudan demokrasi anlayışı oluşturuyor. Türkiye'de yeni statü sembollerine sahip olan ve onları sergileyenler, bildiğimiz Gezi isyancılarının günlük hayattaki halleri. Özgürlük, birlikte hareket edebilen aktif ağların ve bilinçli tüketici kitlesi olmanın sayesinde dayatıcı bir güvence de sağlıyor kendine. Türkiye'de "otobüste şortlu kadına tekme" konusunda şık bir şekilde mobilize olan kesim, bunun iyi bir örneğini verdi. Ege sahillerindeki fahiş fiyat ve kötü kaliteye karşı Yunan adalarına yönelen ve daha çok feminen özellikler taşıyan yeni eğilimler kendi gücünün bilincine varıyor ve yeni statü sembollerini benimsiyor.
    Kapitalizmin, "sürekli daha hızlı, daha çok" anlayışının yerini "yavaşla ve yaşadığının farkına var" anlayışı alıyor. Birey olmak, özgün olmak, yatatıcı olmak, kültürlü olmak, iyi eğitim almış olmak önem kazanıyor. Çevre duyarlılığının artmasından öte, doğa ile içiçe yaşamak anlayışı benimseniyor. Postkapitalist toplum, daha az çalışıp daha çok yaşanan ve herkesin çalışmadığı ama herkesin doyduğu ve insan haysiyetine uygun yaşadığı bir dünyanın peşinde ve bu kez devrim-mevrim bekleyen yok. Her şey adım adım yavaş yavaş gerçekleşiyor. Sonra herkes bisikletine binip sahile iniyor!

Der Putsch und das Danach nach dem Nach-Putsch



15 Temmuz 2016 Askeri darbe girişiminin nedeni ve sonrası, İslamcılığın tek adam mecburiyeti hakkında bir söyleşi yaptık. Orijinali: Pergamon Blog

Prof. Dr. Christine Huth-Hildebrandt: Seit dem Putschversuch hat sich viel ereignet. Das Bild, das die Türkei gegenwärtig von sich zeichnet, verwirrt zum Teil mehr, als dass es zu Transparenz und Klärung beiträgt. Zum Teil ist das verständlich, denn das Geschehen war dramatisch. Manche Reaktionen und Ereignisse sind aus externer Beobachtersicht unverständlich und einfach nicht nachvollziehbar. Hinzu kommen Entlassungen, Verhaftungen und Inhaftierungen sowie die Gleichschaltung der Medien. Dadurch sind wohlbekannte und geschätzte Informanten plötzlich nicht mehr verfügbar, oder selbst in die Rolle des Beobachters und ausser Landes gedrängt worden. Es ist also nicht einfach, an erklärende Informationen zu gelangen.

Selçuk Salih Caydı: Ja es war und ist eine aufregende, nicht einfache Zeit. Und ich denke, es wird auch noch eine Weile dauern, bis sich die Anspannung im Land etwas legt.

Zum Putschhintergrund hat es verschiedene Erklärungen gegeben und diverse Verschwörungstheorien wurden entworfen. Mittlerweile setzt sich die Sichtweise durch, dass die Gülenisten das Land durch diesen Putsch verändern wollten. Wie kam man zu dieser Einschätzung? Welche Nachweise gibt es hierzu?

Dieser Militär-Putsch oder Putsch-Versuch ist im Grunde der Abschluss einer Entwicklung, die in den letzten 40 Jahren sehr systematisch vorangetrieben wurde. Der Grundgedanke bzw. das Ziel der Gülen-Bewegung ist in der Tat, den Staat zu übernehmen, um ihn in einen islamischen Staat umzuwandeln. Man hat das auch gewusst. Fetullah Gülen hat in seinen Predigten ab 1999 diese Idee bereits ganz klar beschrieben. Man solle sich in alle Institutionen des Staatsgebildes möglichst unbemerkt und gut eingliedern. Wenn dies gelungen und alle Schlüsselpositionen besetzt seien, dann werde man gegen das herrschende Regime putschen und die Macht selbst übernehmen. Das war der Grundgedanke. Mit der Umsetzung dieser Idee wurde bereits in den 1970'er Jahren begonnen. Das geschah sehr subtil. Man pflegte zu den jeweils regierenden Parteien gute Beziehungen und hat sich so unbemerkt in diese hineingeflochten. Das kann man bis in die Regierungszeit der Ecevit Partei zurück verfolgen und es blieb so, gleichgültig welche Partei danach an die Macht kam. Diese Bewegung hat es geschafft, bei Regierungswechseln nicht nur die gewonnenen Positionen zu behalten, sondern diese sogar kontinuierlich auszubauen. Als die AKP 2002 an die Macht kam, ergab sich für die Gülenisten dann eine große Chance. Sie konnten nun mit einer regierungsunerfahren Partei zusammenarbeiten und dadurch die eigene Macht noch mehr stärken. Denn da die AKP sich insbesondere um den Einfluss der Kemalisten sorgte, ging sie ohne weiteres ein Bündnis mit den Gülenisten ein.

Die AKP ist religiös ausgerichtet. Die Gülenisten ebenfalls. Also haben sie an einem Strang gezogen gegen die säkularen Kemalisten. Das ist erst einmal einleuchtend. Doch warum kam es dann zum Bruch? Hätte man nicht eigentlich erwartet, dass die Gesellschaft Zug um Zug von ihnen gemeinsam umgestaltet wird, so wie das gegenwärtig durch Erdoğan nun im Alleingang zu geschehen scheint?

Ja, beide Richtungen sind Islamisten, aber dennoch müssen wir hier unterscheiden. Erdoğan und seine Leute kommen von der Erbakan-Linie, d.h. der Millî-Görüş-Bewegung. Die Gülenisten hingegen stehen in der religiösen Tradition der Nurculuk und deren Führer Said Nursî nahe. Das sind zwei sehr unterschiedliche Ausrichtungen. Die Gülenisten agieren mehr nationalistisch und am "Türkentum" ausgerichtet, während sich die Erbakanisten eher am Islamismus orientieren.

Aber die AKP ist doch ebenfalls sehr nationalistisch ausgerichtet, oder?

Ja, mittlerweile, das stimmt. Aber nur, weil die AKP bemerkt hat, dass sie mit dem Islamismus allein nicht weiterkommt. Die AKP und ihre Führung sind bekannt dafür, dass ihr Pragmatismus keine Grenzen kennt, wenn es darum geht, an der Macht zu bleiben.

Und es kommt noch etwas anderes hinzu, warum es zu diesem Bruch kam, und das ist ein Machtkampf zwischen den beiden Führern. Eine Zeitlang sind sie den Weg zwar gemeinsam gegangen. Doch jeder von ihnen wusste, dass das irgendwann ein Ende hat. Politischer Islamismus ist hierarchisch gedacht mit einer Ein-Mann-Spitze. Und jede Partei oder Bewegung glaubt, dass sie die Einzige ist, die auf Erden im Besitz der Heiligen Wahrheit ist und von daher das Recht auf die alleinige Führung hat. Und so kommt es immer wieder zum Streit der islamischen Richtungen um die Alleinherrschaft und zu Säuberungsaktionen, als heilige Reinigung sozusagen.

Und dieser Zeitpunkt war für die Gülen Bewegung gekommen?

Ja. Sie haben sich nicht nur sehr stark gefühlt, sie waren es auch. Es ist unglaublich, wie gut sie sich organisiert hatten. Verheerend, dass so etwas in einem modernen Land überhaupt noch in dieser verdeckten Art und Weise möglich war.
Nehmen wir die türkische Armee. 50 % der Spitze des Militärs bestand inzwischen aus Gülen Leuten. Sie hatten die wichtigsten Ämter inne. Bei der Polizei waren es sogar 70 bis fast 80 %.
Den Geheimdienst hatten sie infiltriert, das Erziehungsministerium ... überall hatten sie die wichtigsten Posten besetzt. Sie hatten ihre eigenen Leute wie Schläfer überall verdeckt untergebracht. Man konnte sie nicht identifizieren. Das war ihre Strategie. Denn sie können Alkohol trinken, brauchen keine Kopfbedeckung, all das ist ihnen als Muslime erlaubt, jedoch nur, damit sie nicht auffallen. Und somit konnte auch nicht bemerkt werden, wie weit ihre Strategie schon aufgegangen war, und sie den Umsturz planen konnten. Das war vor ungefähr zwei Jahren.
Damals haben sie geglaubt, die benötigte Stärke erreicht zu haben, um den Umsturz wagen zu könnnen. Das hat Erdoğan aber bemerkt. Denn die ursprüngliche Absprache zwischen Erdoğanisten und Gülenisten  war, dass nach der Säuberung von den Kemalisten, auch die Gülenisten im Staatsapparat nicht weiter expandieren würden. Doch an diese Absprache haben diese sich nicht gehalten und ihre Leute weiterhin in allen wichtigen Stellen des Staates untergebracht.

Damals der Ergenekon Prozeß, die Zerschlagung des wirklichen oder angeblichen "tiefen Staates" mit der ersten Verhaftungswelle von Nationalisten im Jahr 2007 und dann in der Folge der Balyoz Prozess im Jahr 2010 gegen hohe Militärfunktionäre, das waren dann doch willkommene Möglichkeiten für die Gülenisten, viele der vakant gewordenen relevanten Stellen zu besetzen?

Ja. Die Gülenisten hatten es mit dem 4-Sterne-General Akın Öztürk sogar bis in die Spitze des Militärs geschafft. Er wurde kommandierender General der Luftwaffe. Aber Erdoğan hat dann irgendwann verstanden, dass die Gülenisten die Absprache nicht einhalten und noch mehr vorhaben. Er konnte das auch verstehen, da er ja ebenfalls von der Vorstellung ausgeht, es gibt nur eine Ein-Mann-Hierarchie. Diese Möglichkeit, Macht an der Spitze zu teilen ist für beide nicht denkbar. Im Grunde ist das ja auch die Tragik, warum der Mittlere Osten nie zur Ruhe kommt, weil jeder glaubt, der "himmliche Auftrag" läge allein bei ihm und seinem Gefolge. Als Erdoğan die Strategie der Gülenisten durchschaute, begann er zu handeln. Als erstes hat er die Polizei säubern lassen.

Ja, das war eine Phase mit Massenentlassungen und Umbesetzungen, die bei der Polizei schon ab Anfang 2014 begann.

Zuvor hatte es im Jahr 2012 die Operationen der gülenistischen Staatsanwälte gegen den Geheimdienstchef Hakan Fidan gegeben. Das war damals der erste Konflikt zwischen Gülenisten und Erdoğanisten. Auch schon vorher gingen Gülenisten in der Polizei  gegen die kemalistischen Offizieren vor, produzierten falsches Beweismaterial usw.  Und so kam es zu den Ergenekon und Balyoz Prozessen. Und in alle diese hohen Positionen sind dann nach den Verhaftungen Gülens Offiziere nachgerückt.
Diese dann folgenden Säuberungen in der Polizei durch Erdoğan waren natürlich ein Alarmzeichen für die Gülenisten. Anfang Sommer 2016 wurde ausserdem bekannt, dass eine große Operation gegen die Offiziere in der Armee bevor stand, ähnlich wie zuvor bei der Polizei. Der Türkische Geheimdienst hatte das geheime Korrespondenznetz der Gülenisten geknackt und kannte so viele gülenistische Offiziere in der Armee. Und da diese nun befürchten mussten, dass die Armee bis an  de Spitze gesäubert werden könnte, d.h. hin bis zu ihrem 4-Sterne-General, mussten sie den Putsch umplanen und zeitlich vorziehen. Denn sie planten wirklich einen Putsch! Wir wissen heute, dass sie an diesem Plan fast zwei Jahre gearbeitet haben. Jeder Gülenist wusste, was er während und nach dem Putsch zu tun hat. Man muss sich vorstellen, welche logistische Arbeit dahinter steckt, und wie lange es gebraucht hat, bis es in all diese Verästelungen hinein durchdacht und mit allen abgesprochen war. Denn wir reden hier nicht von ein paar Panzern und Flugzeugen, sondern von tausenden von Offizieren, die genau wissen mussten, was sie zu welcher Zeit zu tun haben.
Der Putsch war eigentlich erst für diesen Herbst geplant. Und nun mussten sie ihn aufgrund der aktuellen Ereignisse vorziehen. In sehr kurzer Zeit wurde alles umdisponiert, um bereits im Juli losschlagen zu können. Und dann ereignete sich noch etwas. Geplant war der Putsch für 3 Uhr in der Nacht. Aber aus Russland wurde an den türkischen Geheimdienst gemeldet, dass ein Putsch passieren könnte. Der Geheimdienst informierte umgehend den Generalstabschef und der gab die Order aus, kein Flugzeug dürfe abheben und kein Panzer sich auf die Straße bewegen. Dies war natürlich bis zu den Gülenisten durchgesickert. Aber dieser Befehl wurde durch den Einsatz der Gülenisten nicht richtig verbreitet und die Startzeit des Putsches wurde sofort vorgezogen, um das Ganze nicht abblasen zu müssen. Sie hatten keine andere Wahl.

Das heisst also, es gab einen vorgezogenen Plan, der dann noch einmal vorgezogen werden musste. Das konnte doch gar nicht funktionieren, wenn man den ganzen logistischen Aufwand bedenkt.

Genau. Und so ist es ja auch gekommen. Es wurde entschieden, schnell zu handeln. Aber dass Teile der Armee vorgewarnt waren, war der erste Schwachpunkt. Es gab keine Zeit, die oberste militärische Spitze für sich zu gewinnen und diese konnte auch nicht gezwungen werden, sich am Putsch zu beteiligen. Und dann nahm alles seinen Lauf. Zug um Zug brach der ganze Plan in sich zusammen.

Welche Rolle spielte die Bevölkerung dabei? Als die Ernsthaftigkeit der Situation begriffen wurde, wurde diese ja über SMS aufgerufen, auf die Strasse zu gehen und sich den Putschisten entgegenzustellen.

Der springende Punkt war eigentlich mehr, dass die Kampfflugzeuge nicht aufsteigen konnten. Das Hauptquartier der Putschisten war der Luftstützpunkt  Akıncı in Ankara. Der wurde umgehend von generalstabstreuen Flugzeugen aus Eskişehir bombardiert. So wurde im Grunde gleich zu Beginn das Hauptquartier des Putsches getroffen. Das war der eigentliche Auslöser des Scheiterns, dass dann nichts mehr funktionierte. Also nicht so sehr, dass die Leute auf die Straße gingen und sich dem Militär entgegenstellten, denn das Militär ist ja gar nicht richtig zum Zuge gekommen. Natürlich hat die Bevölkerung auch eine Rolle gespielt. Aber mehr auf der psychologischen Ebene. Die demonstrierenden Bürger haben das Scheitern des Putsches beschleunigt. Der Erfolg gegen die Putschisten kam jedoch, weil ihr Stützpunkt übel bombardiert wurde, sodaß ihre Flugzeuge nicht mehr aufsteigen konnten.

Was in der Nacht und in den nächsten Tagen passierte, ist ja allgemein bekannt. Was mich aber noch interessiert, welche Bedeutung und welchen Einfluss hat der Putschversuch für die AKP und für Erdoğan gehabt. Wie ist ihre Sicht auf die Ereignisse, denn nur so kann man die nachfolgenden Aktionen genauer verstehen und analysieren.

Also erst mal war das für alle ein Riesenschock. Zum einen für die Gülenisten, dass alles schief gelaufen ist. Aber auch Erdoğan und seine Leute gerieten in Panik. Sie verstanden, dass das eigentliche und primäre Ziel des Putsches war, Erdoğan gefangen zu nehmen oder ihn sogar zu töten. Es war Zufall, dass dies nicht gelungen ist, denn hätte es dieses Zeit-Chaos nicht gegeben, wäre dieses Ziel sehr strikt verfolgt worden. Nur konnte man eben in dieser Situation nicht feststellen, wo Erdoğan sich befand, da er zuvor die Warnung bekommen hatte. Wo man ihn erwartet hatte, da war er nicht. D.h. auch dieser Plan musste noch einmal geändert werden. Und es ist fast wie in einem schlechten Film, zuletzt hatte der Hubschrauber, der ihn entführen sollte,  einfach nicht mehr genug Sprit zum Fliegen. Und so ist es auch einleuchtend, da alle Schritte genau durchgeplant und miteinander verschränkt waren, dass nun die Kette riss und viele falsche Reaktionen nach sich zog, so dass alles in sich einstürzte.

Dies alles erkennen und zu verstehen, war für Erdoğan Schock und Erkenntnis zugleich. Zum einen ist ihm nun klar, dass er seinen eigenen Leuten nicht vertrauen kann. Er hat verstanden, dass Teile seiner eigenen Partei gegen ihn putschen würden. Er weiss aber nicht genau, wer in seiner Partei Gülenist ist, da diese nach aussen nicht erkennbar sind. Er weiss nur, die Partei ist von ihnen infiltriert. Er weiss auch, dass man ihn in seiner Partei nicht besonders mag aufgrund seines politischen Verhaltens, seines aussenpolitischen Gebarens, des Abbaus demokratischer Strukturen. Er bemerkt auch, dass es für seine Leute in der Partei immer schwerer wird, in der Politik eine eigene Meinung durchzusetzen, und die Türkei immer mehr isoliert wird. Es fällt AKP'lern schwer, im Ausland Erdoğans politischen Schritte zu erklären. Diese Stimmung in der Partei ist Erdoğan schon bewusst. Und er weiss auch, dass die Gülenisten nicht nur in der AKP, sondern gleichfalls in allen anderen Parteien - ausser in der kurdischen HDP – sitzen. Damit muss er nun umgehen. Und das macht ihn noch einsamer.

Gleichzeitig hat er aber entdeckt, dass er mit seinen Anhängern eine Art paramilitärische Kraft hat, die man auf die Straße schicken kann. Er hat gemerkt, dass diese Leute für ihn sogar türkische Soldaten töten und ihnen die Kehle durchschneiden, wie man im TV sehen konnte. Und so hat er am Anfang nach dem Scheitern des Putsches auch noch in der bekannten Art reagiert. Er tobte und drohte alle Beteiligten schwerst zu bestrafen.

Als er nach einigen Tagen mit Obama ein Telefongespräch führte, begann die Wandlung in seiner Sprache und in seinem politischen Verhalten. Man glaubt, er habe wahrscheinlich gemerkt, dass von den Amerikanern keine Unterstützung zu erwarten war. Vielleicht hat er auch gemerkt, dass die Amerikaner tatsächlich irgendwie an dem Putsch beteiligt waren. Irgendwann wird man die Wahrheit erfahren. Aber sicherlich hat Obama ihn spüren lassen, dass man ihn nicht mehr will und seine Vorstellungen mit denen der USA nicht übereinstimmen.

Erdogan weiss nun, dass er trotz seiner Anhänger auf der Straße und mit der breiten Zustimmung der Wähler, die über 50 Prozent oder sogar noch höher liegen mag, nicht ohne noch weiteren Rückhalt an der Macht bleiben kann. Und von da an hat er sein Verhalten grundlegend geändert. Er hat die Oppositionsparteien in seinen "Sieg" einbezogen und sie zu einem Bündnis "für die Demokratie" aufgerufen. Diese sind das auch bereitwillig eingegangen, was verständlich ist, angesichts der Erkenntnis, was da gerade verhindert worden war. Nur die HDP wird weiter ausgegrenzt. Die nationalistische Feindschaft aller Parteien gegen Kurden ist zu groß. Die Abgrenzung zur HDP bildet neben dem Kampf gegen die Gülenisten eine wichtige Klammerfunktion für die AKP mit den Oppositionsparteien, indem der HDP im Verlaufe der Krise das Label "Kurdenpartei ist PKK-hörig und somit terroristenfreundlich" verpasst wurde.

Ist es vielleicht nicht nur die geschürte und wieder aufgeflammte Kurdenfeindschaft im Land, die die Ausgrenzung der HDP zur Folge hat? Verknüpft sich da vielleicht auch etwas mit dem Syrien Konflikt und der Rolle der USA und ihrer bisherigen Nähe zu den Kurden, so dass man jetzt ein doppeltes Feindbild braucht, um noch enger zusammenzurücken? Die Statements aus der Türkei in den Wochen nach dem Putsch über die angebliche Rolle der USA deuten doch darauf hin, oder?

Ja, das kann auch sein. Aber ich glaube Erdoğan betreibt jetzt eine mehr nationalistische Politik, da er so Leute von der MHP zu sich herüber ziehen und gleichzeitig die HDP noch mehr schwächen kann. Da Erdoğan sich als Alleinherrscher sieht, kann er auch keine Koalitionen bilden. Daher muss er sehen, wie er möglichst viele Wähler an sich bindet, um sich als einziger islamischer Herrscher fühlen zu können. Dieses Gefühl braucht er. Das gibt ihm Stabilität. Dadurch kann er auch seine Einsamkeit kompensieren.

Das heisst, der gescheiterte Putsch hat jetzt zur Folge, dass eine Säuberungsaktion in ganz grossem Ausmaß durchgeführt wird. Und damit hat Erdoğan auch Erfolg. Nachdem nun die erste Verwirrung vorüber ist, kommt in der Türkei langsam ins Bewusstsein, welche Konsequenz es gehabt hätte, wenn der Putsch gelungen wäre. Und das wäre dann eben doch eine Katastrophe für das Land gewesen, da man ja nun weiss, wie tief im Staat das Gülenistische Netz verwurzelt war, und dass es auf lange Zeit unmöglich wäre, in der Türkei wieder etwas zu verändern und den säkularen Staat wieder einzurichten.

Lass uns abschliessend noch die jetzige Lage ansprechen. Die Gülenisten werden, soweit sie auffindbar sind, aus allen Ämtern entfernt, zum großen Teil verhaftet. Andere sind noch immer da und zum Teil nicht aufindbar. Wie ist die Strategie zu verstehen, dass gegenwärtig nicht nur gegen diese Gruppierung vorgegangen wird, sondern mittlerweile von einer witch-hunt gegen alles was irgendwie opponiert gesprochen wird?

Wir können davon ausgehen, dass ungefähr die Hälfte der Gülenisten aus den Ämtern gesäubert wurde und auch ihre Netze nicht mehr funktionieren. Das gilt besonders für die Armee und für das Bildungswesen. Aber was bedeutet das nun für die AKP als Regierungspartei, die jahrzehntelang darauf angewiesen war, mit denjenigen, die entfernt wurden, die staatlichen Geschäfte zu regeln? Es scheint, als stehe die AKP wieder ganz am Anfang, wie zu Beginn ihrer Regierungszeit. Sie ist nun plötzlich auf sich allein gestellt. Wir wissen, dass es um gut ausgebildete Leute in der AKP nicht sonderlich gut bestellt ist. Es gibt schon einige wenige, aber mit denen allein ist kein Staat zu regieren.

Das heisst Erdoğan und die AKP haben – und das macht sich ja mittlerweile breit bemerkbar – nicht nur ein Personalproblem, sondern auch ein fundamentales Problem im Hinblick auf die politische Leitung des Staates auf allen Ebenen. Wie werden sie damit umgehen?

Es deutet sich eine ganz interessante Entwicklung an. Sie müssen auf diejenigen ausserhalb ihrer Reihen zurückgreifen, die Staatsführungserfahrung haben und nicht zu den Gülenisten gehören. Das sind zum einen erst einmal die Kemalisten, auf die nun wieder zugegangen wird. Das betrifft mehr das Militär, da die kemalistischen Offizieren gut ausgebildet sind und sich aufgrund der gegenwärtigen Entwicklung auch loyal zu Erdoğan verhalten.
Im Bildungswesen sieht die Situation anders aus. Hier sind im Moment – das haben wir ja zum Schulanfang bemerkt – riesige Lücken zu verzeichnen, obwohl es in der Türkei eine große Anzahl von arbeitslosen Lehrern gibt. Viel zu viele Lehrer wurden in der Türkei ausgebildet. Eingestellt wurden vorwiegend diejenigen, die den Gülenisten zugeordnet werden konnten. Und die sind nun alle entfernt worden. Und zwar gründlich. Diese meist jungen arbeitslosen Lehrer sollen nun die Lücke füllen. Doch daraus ergibt sich ein weiteres Problem. Die meisten dieser jungen Leute haben sich aufgrund ihrer Situation politisiert und sind nicht unbedingt regierungsfreundlich. Wenn wir zurückschauen, jedes Jahr hat es Demonstrationen der Lehrer gegeben, die gegen ihre hohe Arbeitslosigkeit demonstriert haben. Sie werden daher auch nicht einfach als neue Lehrer eingestellt, sondern haben eine Art mündliche Prüfung zu absolvieren. Ihre Regierungsfreundlichkeit wird getestet. Dabei spielt natürlich auch ihr Religionswissen eine Rolle, das mit abgefragt wird.

Aber dann könnten das ja auch wiederum Gülenisten sein, die sich in diesen Fragen ja nun wirklich gut auskennen.

Ja und genau das ist jetzt das Problem. Folglich wird nachgeschaut, ob sie eine Gülen-Schule besucht haben oder einschlägige Gymnasien oder Universitäten, ein Konto bei einer Gülen-Bank haben und so weiter. Und man arbeitet mit der Verbreitung von Angst. Überall ist bemerkbar, was es bedeutet, plötzlich aus allen Ämtern herausgeworfen zu werden. Diese Personen dürfen danach in keinem Amt als Beamte arbeiten. Viele werden sogar von ihren Berufen ausgeschlossen. Es trifft ja nicht nur die entlassenen Personen, sondern auch ihre Familien und ihr soziales Umfeld. Niemand stellt jemanden ein, der aufgrund seiner wirklichen oder angeblichen Zugehörigkeit zu den Gülenisten seinen Job verloren hat. Familien werden zerstört, die ersten Selbstmorde sind zu verzeichnen. Das alles hat auch Auswirkungen auf das Verhalten derjenigen, die dringend einen Job suchen und brauchen und sich als Lehrer bewerben. Und somit stellt man vielleicht seine eigene politische Überzeugung erst einmal zurück.

Die Lücke in den Schulen wird sich wahrscheinlich in absehbarer Zeit schliessen lassen. Doch das ist ja nicht die einzige Lücke, die entstanden ist. Mir ist völlig unklar, wie die Probleme in den anderen Bereichen gelöst werden können.

Die AKP schafft das mit ihren Kapazitäten und ihrer mangelnden Erfahrung natürlich nicht allein. Und man bemerkt, dass erste Versuche beginnen, auf diejenigen Schichten im Land zurückzugreifen, die gut ausgebildet sind, unabhängig davon ob sie Kurden oder Säkulare sind, weil das akute Problem sonst nicht gelöst werden kann. Und jeder weiss, dass die Kemalisten noch immer die Bildungselite in diesem Land bilden.

Da Du die Kurden ansprichst, kommt deshalb vielleicht jetzt auch wieder Öcalan ins Spiel. Es ist doch auffällig, wie lange man ihn isoliert hat und gerade jetzt wieder Kontakte zu ihm erlaubt werden. Und besonders auffällig war, dass es nicht Angehörige der HDP gewesen sind, die ihn besuchen durften, obwohl er offensichtlich nach diesen gefragt haben soll, sondern Familienangehörige.

Das kann gut sein, dass Öcalan wieder ins Spiel kommt. Im Moment ist wirklich eine große Ratlosigkeit zu spüren. Man braucht gute Leute im Staatsdienst. Gleichzeitig hat man Angst, dass genau diejenigen wieder zurückkommen, die man nicht will, nämlich die Kemalisten.

Dann macht ja die gegenwärtige Einschüchterungs- und Verfolgungskampagne gegen jegliche Art von Opposition wieder einen Sinn. Alle diejenigen einzuschüchtern, die es wagen, in der gegenwärtig schwierigen Situation Kritik zu üben oder sich gegen die Methoden zu stellen, die die AKP anwendet, um die gegenwärtige Krise zu meistern. Kritik wird nicht als Bereicherung, sondern als Gefahr wahrgenommen.

Ja, diese Einschüchterung passiert im Moment wohl sehr bewusst. Aber Angst ist auf Dauer kein guter Ratgeber. Und diejenigen, die für den Staat wieder zurückzugewinnen sind, die ticken anders als die AKP und sind mit der islamistischen Ideologie nicht einzufangen. Aber auf sie muss die AKP zurückgreifen, wenn kein Kollaps in vielen staatlichen Bereichen erfolgen soll. Wir werden in den nächsten Wochen und Monaten sehen, ob eine Entspannung gelingt. Gegenwärtig ist noch immer die Erleichterung vorherrschend, dass es gelungen ist, eine 40 Jahre lang verdeckt gewachsene Krake, die sich überall festgesetzt hat, so plötzlich aus dem Staatsgebilde verschwinden zu lassen. Keiner konnte sich das vorstellen. Und das ist eine Chance für die gegenwärtigen Regierung und für die Türkei. Ob sie mit dieser neuen Lage klug umgehen und den Wert des säkularen Staates, der Demokratie und der Versöhnung wieder schätzen lernen - das werden wir sehen.

Çöken islamcılığın ardından Türklerin anlam arayışı

Hayatın anlamı, sorunun kendisinde gizli: Anlamlı bir hayat sürmek. Kültür antropologu Clifford Geertz, insanın "Sembolize eden, kavramsallaştıran, anlam arayan" bir tür olduğunu söyler. Dünyanın büyük bir bölümünde toplumsal anlam arayışlarına binlerce yıl boyunca dinler yön verdi (Çin'de böyle olmamıştır. Akılcı anlayış çok eski bir tarihe sahiptir).  Günümüzün seküler toplum anlayışı ve ona uygun seküler idealler, evrensel yazılı kültürün doğal bir sonucudur, anlam da önemli ölçüde bu temelde şekillenir.
    Dünyadaki toplumsal anlam arayışına geçen yüzyıl boyunca yön vermiş en önemli ideal "gelişme ve ilerleme" idi. Atatürk'ün onuncu yıl nutkunda sözünü ettiği "Muasır medeniyet seviyesi", her ülke için geçerli olduğu düşünülen ve ülkelerin milli çabaları dairesinde değerlendirilen endüstrileşmek hedefi etrafında örülü modern bir kültürdü. Atatürk, Cumhuriyet'in "asıl fikirler ve ruhlarda yarattığı güven itibarıyla büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi" olduğunu söyler, "emin ve metin bir istikbal"den bahseder. Bunlar, Türk toplumunun anlam arayışının ulaştığı sonucun adıdır. Ama toplumlar değişiyor ve yeni anlamlar arıyorlar.
    Cumhuriyetin ilk yıllarından 1970'lere kadar etkiyen "Gelişme teorisi"ne göre bütün toplumlar, kendi özgünlüklerine bakılmaksızın "geri kalmışlık"dan "gelişmiş"liğe doğru, tarihin linear (düz bir çizgi halinde) ilerlediği süreçten geçmek zorundaydılar. Sosyalistlerin çok daha şekilsel ve basit ilerleme idealine göre tüm toplumlar aynı ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum sürecinden geçip devrimlerle/reformlarla sosyalist topluma ulaşacak, oradan da sınıfsız komünist topluma geçecekti (Tarihte köleci toplum diye bir dönemin yaşandığı asla kanıtlanamamıştır. Avrupa'ya özgü feodalizmin de Dünyanın başka yerlerinde bir şablon olarak kullanılamayacağı konusunda bugün bilimsel bir mutabakat mevcuttur). Bu şemaya uymayan ve "gelişme"yi engelleyen yerel kültürel özellikler "gerici" ilan edildiler. "İlerleme"nin ve "gelişme"nin prototipini teşkil ettiği için Batılılaşma, tüm Dünyada esastı. Mao'nun Çin'i bile üretimini Batı ülkelerinin seviyesini esas alarak yükseltmek amacıyla "İleriye doğru büyük adım" gibi ekonomi kampanyaları düzenliyordu.
    Türkiye'nin de benimsediği, "gelişmiş" Batılı ülkelere yetişmek, onlar gibi olmak ve onları geçmek ideali, 1960'lı yılların ortasından itibaren erozyona uğradı. Dünya ekonomisinin bir numaralı ülkesi ABD'nin Vietnam savaşı yıllarında başlayan enflasyon ve kitlesel işsizlikler etkili oldu. ABD'nin para birimi Dolar'ı altın endeksinden çıkarması ve dünya ekonomisindeki önemli mutabakat Bretton Woods anlaşmasının bozulması, hem yüksek enflasyonlar devrini, hem de gelir dağılımındaki eşitsizliklerin hızla artması devrini başlattı. Türkiye'de enflasyon 1971 yılı içinde ikiye katlanarak yüzde 23'e çıktı. Gelişmeler, ilerleyerek modern Batı medeniyeti seviyesine ulaşmak idealinin Dünya çapında krize girmesine ve umutsuzluğa neden oldu. Kriz, aynı zamanda kapitalizmin krizi olduğundan, onun temel ideolojisi olan homojen ulus devlet milliyetçiliği de, Türkiye gibi sonradan modernleşmiş ülkelerde önemli darbeler yedi.
    Aynı idealin şekilci savunucusu sosyalist bloğun çöküşü sonrasında Sünni Müslüman ülkelerde anlam boşluğunu doldurmaya islamcılar aday oldu. Konjonktür, islamcılığın yükselmesine uygundu. Suudi Arabistan'ın vahabilikten esinlenen pansünni ideolojisini yaymak için 1962'de kurulan "Rabıta" gibi örgütlerin desteği ve Batı'nın antikomünist Huntington'cu çekinceleri, bu yükselişin en önemli desteğiydi. İran devrimi, bu aşamada yaşandı ve İslamcılığa yeni bir ivme kazandırdı. Suudi Arabistan, 1975'den 1987'ye kadar Rabıta'ya, yeni islamcılık akımlarını desteklemesi için -o zamanın parasıyla- 48 milyar Dolar verdi. Aynı dönemde dünyada yükselen postmodernizm, modernleşmenin ille de Batı tipi olmak zorunda olmadığını söylüyordu. Süreç içinde "gelişme" ideali büyük darbe yedi, albenisini yitirdi.
    Etnik/dini kimlikleri destekleyen global neoliberalleşme, Türkiye'de sosyal devlet hizmetlerinin özelleştirilerek islami cemaat ve vakıflara devrini kolaylaştırdı, Batılı ülkelerdeki standart ulusal kimliğin yerini Türkiye'de de giderek yeni kimlikler aldı. Bu süreci, kapitalist sistemin bozulma trendinden ayrı düşünmek elbette mümkün değildir (ama o başka bir yazı konusu). Türkiye'de zayıflayan eski gelecek perspektifi ve seküler anlam arayışına alternatif olmak iddiasındaki İslamcılık, hem klasik endüstrileşme/kalkınma idealini -ille de Batılı olmayan postmodern yoldan- gerçekleştirmeyi vaad ediyordu, hem de Cumhuriyet okulları müfredatının asla vazgeçmediği ve esasen bir "fetih tarihi" olarak okutulan "Büyük Osmanlı"nın yeniden tesisini. Türkiye'nin "Batılılaşarak" (yani modernleşerek) kendi milli kültüründen koptuğunu iddia eden, bundan da Cumhuriyet'in kurucu elitlerini sorumlu tutan İslamcılık, "Milli Kültür" adı altında sadece Rabıta devrinde kurgulanan siyasallaşmış yeni "İslam"ı kastediyordu, Anadolu'nun müziğini, halkoyunlarını, uygarlıklarını değil, çünkü Cumhuriyet bunlara zaten sahip çıkmış ve yaşatmıştı.
    İslamcılık, insanlığın son beşbin yıllık yazı kültürü içinde ortaya çıkmış, kutsadığı sözü aklın ve vicdanın önüne koyan, güç ve iktidar hedefine ulaşmak için evrensel etiği ve evrensel hukuku tanımadığından insanlık suçu işlemeye yatkın, uygarlığa özgü sanat ve kültür üretmeyip, onun yerine hayatı kendi "İslam"ına göre sakrallaştırmak ile yetinen, benmerkezci bir klan anlayışı olmaktan öte gidemedi. Bu anlayışın bir uygarlık üretemekten uzak olduğu anlaşıldı. Tek kutsal gerçeğin monopolüne sahip olduğu iddiasındaki tek adamlar etrafında dinsel biat terimine ve onun menfaat sağlanarak tesisine uygun şekilde örgütlenen bir ideoloji.
    Yükselişini, modern seküler idealin zayıflamasına, anlam yitimine ve kapitalist sistemin kategorik krizinin hayalkırıklıklarına borçlu olan İslamcılık, yazılı kültür sonucu binlerce yıllık süreç içinde oluşan genel sekülerleşme trendinden özel bir sapma teşkil ediyor ve konjonktürün değişmesiyle birlikte hızla anlam kaybetmesi de özünde zayıf olmasından kaynaklanıyor. Bir fikrin veya kültürün uygarlık üretebilmesi için özgün yüksek sanata sahip ve bilim ile uyumlu olması gerekir. Tek özelliği hayatın her alanını Kur'an'a uydurmak ve ona göre yorumlamak (sakrallaştırmak) olan İslamcılık, uygarlık kriterleriyle uyumsuz.
    İslamcılar, "Osmanlı'yı yeniden tesis" idealini gerçekleştirmekten uzaklar, çünkü karşı çıktıkları sekülerizmin başka bir ifadesi olan rasyonel düşünce ile sorunlular, bu da onların düşünce tarzlarıyla işlemeyen dış Dünya'da sürekli başarısız olmalarını sağlıyor. Geleceğe doğru akılcı planlar yapamayan, "kervan yolda düzülür" mantığıyla devlet işlerinin yürütülemeyeceğini anlamamakta ısrar eden, ancak takiyye yapıp sekülerleri taklit ettiklerinde "başarılı" olabilen, sızarak/atamalarla eline geçirdiği devleti 21'inci yüzyılda bozulmadan elinde tutamayacağını anlamayan, nasıl kullanacağını bilmeyen, kendinden olmayanların başına kaktığı kutsal değerleri kuralsızlığının ve adaletsizliğinin gölgesinde kalan İslamcılar, Türklere yeni bir anlam sunamadılar.
    Kurulduğu dönemde Cumhuriyet, Avrupa ülkeleri gibi endüstrileşmiş müreffeh bir ülke olmak idealini Misak-ı Milli sınırları dahilinde gerçekleştirmeyi hedefliyordu. İslamcı Fetih anlayışı, feodal toprak büyüklüğü ile büyüklük olamayacağını anlamak yerine, bu anlayışın kurbanı oldular. Türkiye, 1930'lu yılların tüm Dünyada yaygın olan milli şef otoriterliği anlayışını 1960'larda aşmak yerine, Atatürk kültünü değişmez bir ideoloji haline getirmekte ısrar etmeseydi, İslamcı ideoloji Türkiye'de bu kadar başarılı olmayabilirdi. İslamcılar, bu eski moda kült milliyetçiliğini eleştirmek bahanesiyle güçlendiler ve Cumhuriyetin kurucu değerlerine karşı geniş bir cephe kurabildiler. Modern bir ülkenin ve rasyonel aklın olmazsa olmazı laikliğin anlamı savunulamadı. Halbuki sekülerlik, İslamcıların iddia ettiği gibi sadece devlet yönetimiyle ilgili "Batılı bir tercih"ten ibaret değildi. Laiklik ve sekülerlik; rasyonel aklın, yaratıcılığın, onların ürünü olan yüksek teknolojinin ve 21'inci Yüzyılda uygar bir ülke olabilmek için gereken şeylerin kökeniydi. Bu gerçeğin öz tecrübe ile yeniden öğrenildiği günümüzde, İslamcılığın Türklere yeni bir anlam sunmaktan uzak olduğu, her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Daha önemlisi, internet üzerinden global bir köy haline gelen Dünyada, islamcılığın önemli bir eksikliği de 'Empati'.
    Yüzyılımızda yeniden şekillenen uygarlık anlayışını tarif eden en önemli özelliklerden biri sayılan empati, kendini başkalarının yerine koyabilmek, herkese aynı evrensel seküler etik üzerinden yaklaşmayı gerektiriyor. İslamcılık, internet üzerinden yayılıp benimsenen bu yeni anlayışla uyumlu değil. Kendinden olanı, evrensel etik ve adalet ötesi bir yerden koruyan, kendinden olmayanın insan haysiyetine saygı göstermeyen İslamcılığın çifte standartı, günümüzün global Dünyasına katılmayı bile sorunlu hale getiriyor.
    İslamcılar tarafından siyasi bir düzen olarak tasavvur edilen İslam'ın Türklerin gelecek perspektifine yeni bir anlam sunamadığı anlaşıldıktan sonra, Türklerin 50 yıl içinde giderek daha çok hissedilen anlam boşluğunu nasıl dolduracakları sorusu, yakın geleceği belirleyecek yanıtların eşiğinde olduğumuzu da gösteriyor.

Amerikan Çağı'nın son sürprizleri

Tanrı en çok, plan-program yapanlara güler” diye eski bir söz vardır, tarihin akışı konusunda söylenmiş bir söz. Plan yapmak elbette iyidir, ama tarihin ana hatlarını hâlâ tesadüfler belirliyor. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında, bunun koca Doğu Bloku’nun çökmesine yol açacağını kimse düşünmemişti. Gelişmeleri doğru tahmin eden bir iki ekonomistin bugün adını bilen yok. 2007’de başlayan finans krizinin 2008’de Lehman Brothers Bankasını çökertip kapitalizmin “kategorik sistem krizi”ne dönüşeceğini, mesela Marksist düşünür Robert Kurz ve bir iki kişi dışında kimse düşünemedi. Tarihi belirleyen olaylara sonradan kulp takmak, onları esas alan planlar yapmak kolay. Hepsi, bir sonraki “tesadüf”e, bir sonraki sürprize kadar. Ayrıca Albert Einstein’ın deyimiyle “Dünyayı yaratırken Tanrı’nın da her şeyi bizim anlayacağımız şekilde yaratmak diye bir derdi olmamış olsa gerek.”

Günümüzdeki “sürpriz gelişme” bolluğuna rağmen, önümüzü görmek için geleceği konuşmak zorundayız ve Dünya, her şeye rağmen anlaşılmaz bir yer değil. Ama belirleyici “tesadüfler” faktörünü hesaba katmayan tahminler genellikle yetersiz kalıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Amerikan Çağı sona eriyor. Hint kökenli Amerikalı gazeteci Fareed Zakaria’nın deyimiyle “Postemperyal süper devlet ABD”, artık bir “Post-Amerikan Çağı”nda yaşıyor ve dünyanın en prestijli yapıları, en mükemmel cep telefonu yazılımları ve daha bir çok şey, Amerika’da üretilmiyor. ABD’nin Dünyadaki ağırlığı da sorunlu. Filipinler devlet başkanı Rodrigo Duterte, Laos’taki Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği toplantısında yaptığı konuşmada Barack Obama’ya kaba saba küfretti. Bu üsluba Obama, “Onlar bizim müttefikimiz” diye diplomatik bir yanıt verip başkanın küfürleri hakkında, “Renkli biri olduğu açık” gibi şık bir ifade kullandıysa da, on yıl önce böyle bir şeye hiç bir devlet başkanı cüret edemezdi. Ne ABD’nin gücü buna izin verirdi ne de Dünya’ya hakim olan etik kurallar. ABD, geçtiğimiz yüzyılın başında, süper güç olmadan önce, Filipinler’i askeri güçle ele geçirmeye kalktığında bile böyle sert tepki görmemişti. 1898’de Amerika’da kurulan “Anti-Imperialist League”, Filipinler’in işgaline karşı etkili bir mücadele vermişti ve grubun tanınmış önderleri arasında büyük yazar Mark Twain de vardı.

2008’in sadece Aralık ayı içinde ABD’de 680 bin kişi işini kaybetti. Bu ölçüde bir kayıp, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yaşanmamıştı. ABD gözle görülür bir şekilde sürekli irtifa kaybediyor. Ekonomi istatistiklerini karşılaştırdığımızda, Çin’in ABD’yi yakaladığını görüyoruz. Bu gelişmenin sonucunda nasıl bir nitel sıçrama -veya Türkiye’deki tabiriyle “kırılma”- yaşanacağı belirsiz, ama bazı tahminlerde bulunabiliriz.

20’inci Yüzyılın neredeyse ortalarına kadar Büyük Britanya, Dünyanın bir numaralı belirleyici emperyalist süper ulus-devletiydi. Daha sonra ABD onun rolünü devraldı. İki Dünya Savaşı’nın ardından sadece iki hegemonyacı süper devlet kaldı: ABD ve Sovyetler Birliği. Türkiye için 1950’de Adnan Menderes’in iktidara gelmesi, Kore savaşı ve 1952’de NATO’ya üyelik ile başlayan Amerikan Çağı’nın son yıllarını yaşıyor olabiliriz. ABD’nin daha az belirleyici olacağı bir Dünyaya doğru evriliyoruz ve bunun sonuçlarını (mesela Suriye üzerinden) yaşamaya başladık.

“Süper Devlet” nedir? Eğer buna ekonomi açısından bir yanıt vereceksek, (ABD üzerinden belirlenmiş) “genel-geçer” kural, Dünya ekonomisinin yüzde 20’si ve üstünü tek başına temsil etmektir. ABD 1980’de, yüzde 25’lerle Dünya ekonomisinin dörtte birini temsil etmekteydi. IMF verilerine göre, satın alma gücü paritesi ve GSYH bazında ABD, son iki yıldır yüzde 19’larda seyrederken, Çin de yüzde 19’a ve üzerine doğru hareket ediyordu -üstelik kriterleri yeniden belirlenebileceği opsiyonlarla birlikte. 2016’da Çin 18.9’la birinci, ABD 18.8 ile ikinci (AB’nin Brexit öncesi Dünya ekonomisindeki payı yüzde 17, eski Sovyetler Birliği’nin payı yüzde 5 idi, Türkiye’nin payı yüzde 1.3). Ama “Süper Devlet”, sadece ekonomik güç demek değil. Dünyayı kültürel bakımdan etkileyen, ordusu ve diplomatlarıyla diğer devletlere (etki ötesi) karışabilme isteği ve yeteneğine sahip olmak da demek. Bu anlamda Sovyetler Birliği ekonomik bir güç değildi ama Sosyalist ideoloji ve Sol değerleri içselleştirmiş bir kültürel güçtü aynı zamanda, -üstelik Sosyalist Blok ülkelerine doğrudan karışabiliyordu. Tavrı, her konuda önemliydi. Çin bu özelliklere tek başına sahip değil, ama çağ da “Çok kutuplu dünya çağı”, kriterler farklı. Çin, Rusya ile ortak, hatta Hindistan, İran, Orta Asya Cumhuriyetleri, Brezilya ile birlikte koordineli hareket ediyor. Afrika’da yükselen etkisine rağmen Çin, Britanya’nın emperyalizmine veya ABD’nin hegemonyacılığına benzer bir yapı arz etmiyor. Çin, askeri harcamalarını artırmakla birlikte yayılmacı bir güç değil.

Dünyanın tartışmasız en büyük askeri gücü Amerikan Ordusu, ABD’nin sırtında büyük bir mali yük oluşturuyor. Ordu müfettişlerinin (SECARMY) 26 Temmuz’da açıkladıkları son raporda, Amerikan bütçesini yerinden oynatacak trilyon Dolarlar seviyesinde açıklardan bahsediliyor. Ayrıca Amerikan Ordusu, Dünya’da “savunma” giderleri için ayrılan paranın resmen yüzde 35’ini harcıyor, çok güçlü, ama buna rağmen mesela Suriye’de YPG’ye ve Türk Ordusu’na muhtaç. Artık tek başına sonuç alamıyor.

Amerikan Research Center’ın 2016 ortasında yaptığı bir araştırmaya göre Amerikan vatandaşlarının yüzde 52’si, ABD’nin on yıl öncesine göre daha güçsüz olduğunu düşünüyor ve ABD’nin Dünyanın başka yerlerindeki olaylara karışmak yerine, enerjisinin çoğunu kendi ülkesine vermesini istiyor. 2002’de bu yanıtı verenlerin oranı yüzde 30 idi. Sürpriz darbe girişimi sonrası Türkiye’sinde MAK tarafından yapılan son kamuoyu yoklamasına göre Türk vatandaşlarının yüzde doksanı ABD’ye güvenmiyor, güvenenlerin oranı sadece yüzde dört. ABD’ye sempati ve güven, Dünyanın her yanında düşüşte.

ABD, Avrupa ülkeleri üzerinde, “Suriye savaşında daha aktif yer almalısınız” diye baskı uyguluyor ve onlarla, yönetiminde söz sahibi olduğu NATO üzerinden konuşmayı tercih ediyor. ABD’nin en önemli müttefiki AB, Amerikalılar için artık hiç de “çantada keklik” değil. Avrupalılar, ABD’nin Ortadoğu’daki istikrarsızlaştırıcı politikalarını daha fazla sorguluyorlar, çünkü bu politikalar dönüp dolaşıp Avrupa ülkelerini vurmaya başladı, bir yararı da görünmüyor. Aynı etkiler nedeniyle kimsenin beklemediği şekilde Brexit kararı ile Büyük Britanya’nın AB’den ayrılması kimsenin işine gelmiyor. ABD, Avrupa içindeki en önemli manivelasını kaybetti, AB ve Büyük Britanya ekonomisinin bundan negatif etkilenmesi bekleniyor, ABD’nin bu vesileyle Britanya Ordusu’nu Ortadoğu’ya çekip çekemeyeceği de belli değil. Mesele Suriye’deki petrol ise, buna değip değmediği, bir başka bir soru. Avrupalılar, popülist milliyetçiliği yükselten mülteci akınlarından ve IŞİD saldırılarından yılmış durumdalar. Avrupalılar, ABD’yi kayıtsız-şartsız destekler görüntüsünü sürdürerek, yükselen güç Çin’in bir numaralı müttefiki Rusya ile papaz olmak istemiyorlar, ABD’nin Rusya’yı kışkırtıp onun dibine kadar sokulmakta ısrar eden politikalarından ürküyorlar.

Başarısızlıklarından derin memnuniyetsizlik, ekonomi yarışını kaybetmesi ve süper devletlikten küme düşme aşamasına rağmen ABD, dünyanın en önemli iki devletinden biri. Ve bir numaralı deniz gücü olmayı sürdürüyor. Avrupa’nın değişebilecek tavrıyla, bu avantajı da sallantıda olabilir. Brexit sonrası Avrupa, ABD’den daha bağımsız davranma eğiliminde.

Gelişmeleri alt alta toplayarak tesadüflerin nasıl işleyebileceği konusunda tahminlerde bulunacaksak, “Amerikan Çağı”nı Çin veya Rusya’nın değil, -sürpriz bir şekilde- Avrupa’nın sona erdirebileceğini söyleyebiliriz. Tıpkı Türkiye’nin mecburen Rusya’yla yakınlaşması gibi, Dünyanın asayişini daha kolay sağlayabilmek ve sistemin çökmesini önlemek/yavaşlatmak adına AB, Rusya’yla ve yükselen Çin’le ilişkilerinin boyutunu, ABD ile ilişkilerinin boyutuna yakın bir seviyeye doğru yükseltebilir. Üstelik bunu yaparken ABD ile ilişkilerinin seviyesini düşürmesine gerek kalmayabilir. Böyle bir gelişme yaşanabilir mi? Bunu Alman sosyal demokrat partisi SPD’nin eski dış politika yıldızlarından Andreas von Bülow konu edindiğine göre ihtimal dahilindedir. Kuşkusuz sürpriz olur. Kendi içinde uyumlu hareket eden, ekonomik üstünlüğü yüksek, jeopolitik açıdan ABD’den daha farklı ve daha güçlü etkiyen yeni bir siyasi kümelenme doğabilir. ABD, vatandaşlarının sözünü dinleyip kendi kıtasına doğru çekilip Amerikan Ordusu’nun devasa giderlerinden kurtulursa, refahı ve istikrarı adına süper devlet olmak iddiasından en azından bir süreliğine vazgeçmiş sayılacaktır, ama vazgeçer mi? Sanmıyorum. Amerikan ekonomisi, ancak global ekonominin merkezini teşkil ettiği takdirde yapay refahını ve savurganlığını sürdürebilir.

Avrupa’nın ABD’ye karşı daha dikkatli bir politika benimsemesi bile gelişmeleri Çin ve müttefikleri lehine hızlandırabilir. Bu ihtimali olumladığım sanılmasın. Bugünkü haliyle, Doğu’nun yükselişine uygun bu tür olası gelişmeler belki daha istikrarlı bir Dünyada yaşanılmasına bir süre hizmet edebilir, ama o Dünya, demokrasinin çok daha küçük harflerle yazıldığı bir Dünya olacaktır. Doğunun yükselişi, Türkiye’nin eski Kemalist ve yeni İslamcı kodlarıyla pek uyumlu değil. Bu da yakın gelecekte Türkiye’de büyük sürpriz değişimlere işaret ediyor. Türkiye farkında olmasa da, en İslamcısından en Solcusuna kadar Batı kültürüne Doğu kültüründen çok daha yatkın/yakın bir ülke. İslamcılığı sıfır toleransla bir kaşık suda boğmaya aday Doğu yükselirken, Türkiye’nin Doğu’ya hangi sürpriz gelişmeler ve tesadüflerle nasıl açılacağı, açılıp açılmayacağı, şimdilik bir muamma. Anatole France şöyle der: “Tesadüf, belki de olayların altına mutlaka imzasını atmak istemeyen Tanrı’nın takma adıdır.” Yakın geleceğin sürprizlerine hazırlık babında Türkiye’nin yüzde ellisine ve diğer yüzde ellisine yapılacak “izahat”, böyle bir cümleyle başlayabilir!

15 Temmuz darbesinde ABD parmağının Amerikalılarca itirafı ne demek?

Açıkçası ilk okuduğumda şaka sandım. Akşam gazetesinin bugünkü başlığı, "Patrikhane-CIA-Gülen ittifakı." Gazetenin haberinde konu fazla araştırılmadan yazılmış olduğundan, kağıt üzerinde çok absürd duruyor. Türkiye'de yaşayan Rumların sayısı ikibin kadar, Patrikhane de Türkiye'nin gözü gibi bakması gereken çok eski ve önemli bir kurum. Darbe ile ne alakası olabilir ki?
    Ama bu kez hiç de yabana atılmayacak bir iddia söz konusu ve asparagas da değil. Bu iddiayı ortaya atan, ABD'nin eski Yemen büyükelçisi ve dışişleri müsteşarlarından Arthur H. Hughes...
    Büyükelçinin EurActiv'de çıkan yazı, ortalığı daha fazla karıştırmasın diye siteden kaldırılmış olabilir. İnternette yazıdan yapılan alıntılarda görüldüğü kadarıyla Hughes, net bir şekilde "Gülen CIA için çalışıyor" diyor ve onun Amerika'ya kaçışında Fener Rum Patrikliğinin mali görevlisinin önemli bir rol oynadığını söylüyor. Burada bir parantez açayım ve internette gezinerek ulaştığım bilgileri kısaca aktarayım.
    İddialara göre Patrikanenin finansmanı, Rum asıllı Amerikalı zenginler tarafından sağlanıyor ve finansmanın İstanbul ayağındaki din adamı da hayatta kalmak için çabalayan Patrikane'ye şantajla istediğini yaptırabiliyor. Hughes'in yazıda adını da verdiği, Akşam gazetesinde de yeralan bu görevlinin, Rum kökenli eski CIA şefi Tanet ile yakın ilişkileri olduğu iddia ediliyor. Ajan filmi gibi, doğruluğu kuşkulu bilgiler. Fener Patrikliğinin ödeneğinin, Amerikan gizli servislerinin isteklerini ne kadar yerine getirip getirmedikleriyle ilişkisi sahiden var mıdır, bilemeyiz, ama Hughes iddialarında yalnız değil.
    Amerikan dış politikasının önemli isimlerinden Zbigniew Brzezinski de Twitter'da, "Erdoğan'a karşı yapılmaya çalışılan darbenin arkasındaki Amerikan desteği büyük bir hataydı ve bu, Amerika'nın itibarına önemli ölçüde zarar verecektir" diyor. Darbe girişiminin, Türkiye'nin Rusya ile yakınlaşması nedeniyle yapıldığı konusunda Türk basınında sayısız yazı çıktı. İki Amerikalının da tastik ettiği bir saptama. Rusya'nın devreye girmesiyle çöken Amerikan Suriye politikisının altında kalanlardan biri de, o politikaya angaje olmuş Türkiye idi ve durumu kurtarmak için Rusya ve İran ile yakınlaşması kaçınılmaz görünüyordu. Burada en ilginç konu, bizzat Amerikalıların da darbenin ardında Amerika'nın olduğunu söylemeye başlamalarıdır ve yorumu hakeden asıl konu, budur.
    Bir Amerikalı müsteşar ve büyükelçi, bir Amerikalı dış politika duayeni, kendi devletlerinin en mahrem konularını neden bu kadar açık seçik -isimler falan vererek- konuşmak "ihtiyacı" hissediyor?
    Galiba Suriye'deki hezimetin verdiği yılgınlıktan ve hezeyandan çok daha fazlası söz konusu ve konu fena halde politik, çünkü ABD'de ve Batı'da Türklerin Batı ittifakından uzaklaşmaları hiç bu ciddiyetle konuşulmamıştı ve yakında seçimler var Amerika'da. Türkiye'yi kaybetmelerine neden olabilecek bir hezimet, bir tehlike sözkonusu ve bu ölçüde bir tehlike, önemli bir politik malzeme aynı zamanda. Amerikan gizli servisleri darbeyi desteklemiş ama işlerini yalap-şalap yaptıkları için mi darbe başarısız olmuştur?
    Bugünkü gibi önemli ve tehlikeli zamanlarda dostlar arasındaki güveni yeniden kurabilecek en doğru tutum, doğruyu söylemektir. Belki böyle bir durumla karşı karşıyayız. Geçen gün, Türk ordusu ile birlikte Suriye'ye giren ÖSO ile YPG çatışınca, New York Times gazetesi "CIA ile Pentagon çatıştı" diye yazdı. Hangisinin hangisi olduğuna Rufailer karışır ama, ortada bir Amerikan iç karışıklığı, hatta keskin iç karşıtlığı olduğu kesin.
    Amerika'da, Türklerin ille de vesayet altında yaşamaları gerektiğini, ya Amerikancı ordu ya Amerikancı Gülen cemaati vesayetinin dayatılması gerektiği düşünülürken, büyünün bozulması ve dolaylı Amerikan vesayetinin çöküşü gibi "alışılmadık" bir durum mu var?! Panik havası seziliyor. "Vesayetsiz olmaz"cılara karşı bir de Türkleri adam yerine koyup onlarla aynı göz hizasında konuşmanın daha doğru olacağını düşünenlerin mücadelesi gibi görünen şey, iç politika için kullanılan malzemeden ibaret bile olabilir.
    Amerikan seçimlerinde Gülencilerin Demokratları destekledikleri, Clinton'a yüklü bağışlarda bulundukları söyleniyor. Gülen'in arkasında CIA'nin ve Demokratların olduğu, 21'inci yüzyılda utanmadan darbecilik yaptıkları falan ayyuka çıkarsa bundan en çok Bush sülalesinin devamı Cumhuriyetçiler karlı çıkar.
    Türkiye, içine düştüğü tecrit ve bataklıktan kurtulmak için mecburiyetten Ruslara ve İranlılara yaklaşarak ABD'den uzaklaşırken, itibarı yerlerde sürünen Suud ve Katar'la kanka olmaya son verme istikametinde ilerliyor. İtibarını geri kazanmak için başka çaresi de yok. Brzezinski, Türkiye'nin bu hamlesini haklı buluyor ve darbe destekçiliğinden sonra ABD'nin buna itiraz edecek yüzünün de kalmadığını kibarca ifade ediyor. Amerikan çağı Türkiye'de de sona ererken şimdi asıl soru, özgür Türkiye'nin ABD/Batı ile eşit ilişkilerini ve en önemlisi Batı kökenli evrensel değerlerle ilişkilerini nasıl tanımlayacağı? Konjonktür ve yeni paradigma, Amerikan çağı ile birlikte Amerikan çağının islamcı/muhafazakar yerli temsilcilerinin üzerinden de silindir gibi geçiyor. İslamcılar, geçen yıllarda "üzerine basmak"tan bahsettikleri Türk bayrağını ellerinden düşürmez oldular. İslamcılık öylesine iflas etti ve tecrit oldu ki, islamcıların milliyetçiliğe sığınmaktan başka çareleri kalmadı. Amerikalılar, Türkiye'yi yeniden kazanmak için Gülen'i, hatta çok daha fazlasını gözden çıkarmaya hazır görünüyorlar. Önümüzdeki birkaç ay, önemli gelişmelere gebe.

Kapitalizmin "ulusal egemenlik" alanıyla ilişkisi ve İstanbul

Türkiye'ye yeni geldiğim 1990'lı yılların başında ağzını açan her siyasi, "Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü" diye başlayan veya biten uzun cümleler kurardı. O dönemde ülkenin bölünmesini isteyen Kürtler vardı elbette, ama bunlar bir çoğunluk oluşturmuyorlardı, şimdi de oluşturmuyorlar. Ülkenin bölünme ihtimalinin ihtimali, katmerli travmaları tetikledi, o travmalar da kurşun olup ülkenin üzerine yağdı.
    Anlayamadığım konu, ülkenin bölünme ihtimalini -bırakın klasik neoliberal Türk "ökönomistlerini"- Sol'un bile ekonomi açısından neden cidden değerlendirmediğiydi. Bir ülke bölünecek, böl! Tamam. Peki bunun ekonomik mümkünatı nedir? Bundan bahseden bir tek bacak entelektüel görmedim. Kürtlerin o dönemde "Bölünürsek Kürdistan ekonomisi nasıl bir şey olur, biz sosyalist falan olma iddiasındayız, sosyalist Kürdistan ekonomisini nasıl işleteceğiz, nice olacak?" meyanında yazılmış bir tek kitap, hatta bir tek ciddi yazı görmedim. Kısacası bu konuda pek ciddiye alınabilecek gibi değillerdi, eh devlet tarafı da ciddi olamazdı. Nitekim Kürtlerin ezici çoğunluğu zaten Türkiye'den ayrılmayı düşünmüyordu, bugün de düşünmüyor. Ama olası bir bölünme durumunun bugün o güne nazaran daha sağlam ekonomik temellere sahip olduğunu da belirtelim. Buna rağmen, ekonomik dayanağı zayıf bir ihtimal. Neden? Bu yazının konusu, bu soruya -kapitalizmin bugünkü ahvali dairesinde- genel bir çerçeve çizip yorumu size bırakmak.
    Ulus devlet denen kurumsallaşma, kapitalizmin en başından itibaren bir zorunluluk değildi. Kapitalizm ilk ortaya çıktığında bir şehir fenomeniydi. Venedik, Ceneviz, Amsterdam'daki ilk kapitalizm örnekleri, ulus devleti ve onun teritoryalliğini (egemenlik alanını/coğrafyasını) zorunlu kılmıyorlardı. Kapitalizmin teritoryal biçimini, Londra etrafında şekillenen ekonomiye "borçluyuz". Ardından Büyük Britanya kapitalizmi ve onun teritoryal ifadesi ortaya çıktı, bu model diğer ülkelerde de sahiplenildi. Buna rağmen Avrupa'nın önemli şehirleri, Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar (19'uncu Yüzyıl sonunda) dünya kapitalizminin asli unsurlarını oluşturuyorlardı. Kapitalizmde -ülkeler arası- bariz teritoryal bütüncül farklılıkların ortaya çıkşı, ancak emperyalizm çağının sonuna doğru (yani esasen II. Dünya Savaşı'ndan sonra) görülmeye başlanmıştır. Ondan önce şehirler, endüstrilerileriyle, ülkelerden önde gidiyorlardı. Şehir-ülke ayrımını yeniden hatırlamamızın nedeni, şehirlerin global ekonomide giderek baş rol oynamaya başladığı bir döneme girmiş olmamızdır. 1950'lerde başlayan "iki süper devlet hegemonyacılığı" döneminde, ekonomide şehirlerin farkı değil, ulus devlet farklılıkları ön plana çıkmıştı ve kapitalizmin tarihi açısından önemli bir durumdu. Ama 1980'li yıllardan itibaren şimdi, neoliberalleşmiş bir globalleşme döneminde yaşıyoruz ve 2008'den buyana, postkapitalist paradigmanın gün geçtikçe güçlenmesi, sistemin trendleri açısından ayrı bir önem ve belirsizlik üretiyor.
    Şehir ekonomisinden devlet ekonomisine geçiş Türkiye'de de oldukça net gözlenen bir gelişmeydi. İstanbul, Selanik ve İzmir illerinde başlayan ilk kapitalistleşmenin devlet ekonomisine ve homojen ulus üretimine dönüşmesinin asıl Cumhuriyet'in kurulmasından sonraki hızlı süreçte yaşandığını biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin teritoryal bir milli ekonomi olarak ABD hegemonyasına göre hizalandığı da malum (bazı ülkeler de Sovyetler Birliği'ne göre hizalanmışlardı). Kapitalizmin globalleşmesinden ziyade enternasyonalleşmesi sözkonusuydu ve dünya ekonomisi, tek tek ulus devletlerin milli ekonomilerinin toplamı halideydi. 1980'lerde başlayan neoliberal globalleşme (özellikle Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra), Amerikan hegemonyasının artmayıp azalmasını sağladı ve neoliberal global döneme has, uluslarötesi kapitalin yeni global hegemonyasına vurgu yapan "Bütüncül Emperyalizm" ortaya çıktı (bu zorlama terim Robert Kurz'a aittir ve Sol konteks içinde geçmiş teori ile bir bağ kurmak amacıyla üretilmiştir).
    Burada bizi ilgilendiren, kapitalin tek tek ulus devletlerden koparak uluslarötesi bir karakter arzettiği günümüzde, yerel teritoryal bağlantısının/dayanağının ne olduğu ve bunun önemi. Globalleşme genellikle fazla abartılıyor ve kapitalin yerellikten önemli ölçüde koparak bağımsızlaştığı söylenirken globalleşmenin yerel kökleri küçümseniyor. Şehir kapitalizminden teritoryal kapitalizme geçildiğinden beri devletin ekonomi üzerinde pozitif veya negatif etkisi arttı. Devlet, üretimin koordinesi ve hızlandırılması (ve ülkenin milli kapitalizminin egemenlik alanı dahilinde "iş"lerin daha kolay/hızlı grülebilmesi) için elzem. Halkı "iş toplumu"na entegre edebilmek için kültürel homojenleşmeye (ulus inşasına) girişen devlet, kapitalizmin iyi işleyebilmesi için başka önemli şartlar da yaratır. Mesela, kaliteyi yükseltmek amacıyla herkese sunulmaya çalışılan fırsat eşitliği, kurumsallaşmış hukuk sistemi, yeraltı/yerüstü/insan kaynaklarının hakkıyla kullanılabilmesi, para politikaları, ve benzeri konular, devletin sistemi geliştirmesini sağlayabilir, tersi de sistemi zayıflatır.
    Globalleşme, yerel/teritoryal örgütlenmelerle oldu. Teritoryal yapılar, mal/hizmet/işgücü transferini -ülke içinde- yerel kalmaktan çıkarmış ve bu konuda belli tecrübeler biriktirmişti. Yerellik, önce ülkelerin kendi ulusal sınırları dahilinde bozuldu. Devletlerin bu süreçte çok katmanlı yeniden örgütlenmesi, neoliberalizmin kimlikçilik dönemine denk geldiğinden, Türkiye'de etnik/dînî kimlik üzerinden siyaset yapan parti ve örgütleri ön plana çıkardı. Fakat bu durum, 2008'de başlayan sistem kriziyle birlikte önce yavaş sonra hızlı tempoda bozulmaktadır. Kimlikçi politikalar hızla irtifa kaybederken, kapitalizmin yeni sürecine uygun siyasi hareketler ve Sol'a açık atmosfer belirginleşiyor. Henüz cılızlar, ama yaşanacak daha aküt krizlerle, kimlikçi siyasetlerin Türkiye'deki alternatifleri de güçlenecektir.
    Globalleşmenin başında, yerel/teritoryal  bağımlılığı (yani milli kapitalizmi) aşmak, gene teritoryal yapılar sayesinde oldu ve bu yapılar da gene teritoryal bir yapılanma olan ulus devlet tarafından kuruldular. Sistemin ihtiyacı olan "formatlanmış" -aynı dilde eğitilmiş ve ortak ulus bilinciyle teçhiz edilmiş- üreticileri/tüketicileri devlet üretmekteydi. Neoliberalizmin sınır ötesi karakter arzeden işleyişinin garantörü de gene bu yerel örgütlenmeler ve ulus devletler oldu. Yerel kurumların globalizme göre örgütlenmeleri prosesi için bugün 'Glokalleşme' terimini kullanıyoruz ve bu terim, globalleşme ile ulus devlet teritoryalliği arasındaki kilit terimlerden. Zira giderek global ekonominin yeni metropolleri diyebileceğimiz şehirlerde toplanan elit iş gücü, finans ve sofistike üretim teknolojileri, milli kapitalizm döneminden çok daha hızlı bir iletişim ve ulaşım gerektiriyor. İnternet üzerinden iletişim giderlerinin sıfıra yaklaştığı günümüzde global ekonominin metropolleri, egemenlik alanı dahilinde bulunduğu ülkeler tarafından tam kontrol edilemiyorlar ve bu anlamda giderek ulus devletlerden daha bağımsız oluşuklar haline geliyorlar. Bu şehirlerin içinde Türkiye'den sadece İstanbul ve periferisi bulunuyor. Daha küçük ölçekte, ülke içinde önemli şehirler malum, ama onlar arasında da geleceğe entegre şehirler sıralamasında galiba esasen İzmir, Ankara ve Eskişehir'i sayabiliriz.
    Dar alanda hammadde işleyebilen, finans merkezi olan, kültür endüstrisinin yaşadığı, hukuk sisteminin iyi işlediği, banka ve sigortalrın üslendiği global metropollerin işlemesinin garantörü, gene teritoryal devletler. Gene teritoryal örgütlenmeler ve eğitim sistemi sayesinde bu metropollerdi taşıyan kalifiye iş gücü sağlanıyor. Kalitatif yüksek konsantrasyon sonucu elde edilen ekonomik avantaj, merkezî olmayan (desentral) ekonomiyi güçlendiriyor. Ve bu noktada, devletlerin ekonomi politikalarının yeni global mertopollerin güçlenmesine ve zayıflamasına ne kadar önemli etkiler yaptığı da net. Terör tehdidi altındaki İstanbul zayıflarken, Diyarbakır'ın global ekonomiye katılması engellenebiliyor. 1980'ler öncesi dünyasında ekonomik güç sıralaması yapılırken listeye ülke adları konuyordu, bugün de konuyor, ama artık devlet sıralamaları eskisi kadar gerçekçi değil. Sıralamaların giderek şehirler üzerinden yapılacağı, kapitalizmin ilk dönemine benzer bir sürece giriliyor. Ulusdevletlerin metropollere homojen dil ve kültürde kalifiye eleman yetiştirme tekeli de aşınıyor. Dil İngilizce, eğitim biçimi de global ve yerellik eskisinden daha önemsiz hale geliyor. Şehirler, uludevletlerden ve uluslararası ilişkilerden daha bağımsız hale geliyor. Şehirler, uluslarötesi kapitalin mal/iş/eleman dolaşımının merkezleri olarak ulusdevletlerin kontrolünden giderek çıkarlarken, üzerinde yaşadıkları ulus devletlere katkıları da çetrefilli bir rota izliyor. Bu şehirler ülkelere prestij sağlarken, maddi katkıları beklendiği kadar olmuyor. Mesela İstanbul, artık sadece Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, global ekonominin ve global kültürün de malı ve ona uygun yeni bir İstanbul elitinin ortaya çıkmakta oluşuna bakarak, eskinin milliyetçi/ulusalcı mukaddesatçı Türkçü elitinin gelecekte sadece küçük bir azınlık teşkil edeceğini söyleyebiliriz. Bu fikir şimdi bazılarına absürd de gelse, dünyadaki genel trende uygun bir gelişme.
    Kapitalizmin kategorik kriz sürecine tekabül eden Postkapitalist dönemde şehirlerin yeniden sistem merkezleri haline gelme eğilimi, teritoryalliğin (kapitalizmin ulusal egemenlik alanının) da zayıfladığına işaret ediyor. Sağ Popülizmin yeniden güçlenmesi, kapitalizmin bu yeni aşamasına hakkıyla uyum sağlanamaması ve yeni alternatiflerin henüz ortada görünmemesindendir. Malesef çok acıya ve ölüme neden olan yeni milliyetçiliklerin ömürleri de kısa olacak gibi görünüyor. Kapitalizmin en temel siyasi ifadesi olan milliyetçiliklerin zamanla marjinalleşip önemsizleşeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Şehirlerin -Türkiye'de İstanbul'un- global anlamda çok daha önem kazanması ve ülkeye daha fazla prestij kazandırması, kapitalizmin en başında kapitalistleşmede motor rolü oynaması, şimdi de postkapitalist dönemde yeni bir rol oynayabileceğini gösteriyor. Ülkeyi de arkasından sürükleyebilecek önemdeki bu gelişmenin sistemsel garantörü, gene Türkiye Cumhuriyeti ve onun -gelişmelere takaza olmayacak- demokratik seküler hukuk devleti yapısı. Bu özelliklerin yaşatılıp geliştirilmesi, ülkenin bütünü için de tayin edici önemde. Yoksa günün birinde İstanbul ve havzasının ülkeden bağımsız bir yapı haline gelmesi hiç de bilim kurgu malzemesi değil, gerçek olabilir.
    Kırılganlaşan global ekonominin işleyebilmesi, barışın yaygınlaşmasına ve kalıcılaşmasına bağlı. "Küçük olsun benim olsun" mantığı, üçüncü sınıf bir yer olmayı peşinen kabul etmek demektir. Gelişmenin bu aşamasında neoliberal islamcılığın ardından milliyetçiliğin bastığı zeminin de zayıflaması, Türkiye'nin müzminleşen Türk-Kürt meselesinin sosyo-ekonomi dili ve duruşu üzerinden çok daha yaratıcı ve barışçı bir evrim geçireceği aşikar. Kapitalizmin teritoryal bağımlılığının azalması, barışın sağlanması durumunda bir çok konunun düşünülenden daha kolay aşılabileceği ortamı da yaratabilir. Geleceğe akıllıca hazırlık, elbette kapitalizm ötesi alternatiflerin de denkleme dahil edilmesiyle mümkün. Kapitalizmin yeni aşamasını iyi anlamak, onu akıllıca kullanmak ve aşmak için büyük önem taşıyor.

Tarih öğretmeni kütüphaneci Mao Zedong'un çocukluğu ve ölümü

Kubilay Han'ın son Moğol hükümdarı steplere çekilmek zorunda kalınca, üçüncü Ming imparatoru Yongle 15'inci yüzyılın başında Çin'in Kuzey Başkenti haline getirdiği Pekin'in -yani Beijing'in- kalbi sayılan "Yasak Şehri" inşa ettirdi. Bu muhteşem saraylar kompleksinin batısındaki bahçeler mekanına da Zhongnanhai deniyor. Milliyetçi Çin Hükümetinin halka açtığı ve bir zamanlar sadece imparatorların gezindiği Zhongnanhai'ye Mao Zedung ilk kez ayak bastığında henüz yirmidört yaşında bir öğretmendi. Haziran 1917'de İmparatorluğa bağlı bir general şehre girip sonuncu çocuk İmparator Pu Yi'yi yeniden tahta çıkardığında, henüz bahçelere halkın girmesi yasaktı, ama iki hafta sonra birinci ordu gelip imparatoru tahttan indirdiğinde Mao da merakla imparatorluk bahçelerini gezmeye gidenler arasındaydı. Hayatının son yıllarını bu bahçedeki 18'inci yüzyıldan kalma binalarda geçireceğini bilmiyordu belki ama o Zhongnanhai'ye daha ilk gördüğünde vurulmuştu.
    Dünyanın dörtte birine hükmeden, bir kült ve pop figürü haline gelen Çin Halk Cumhuriyetinin kurucusu Mao Zedong, 9 Eylül 1976 Çarşamba günü, nisbeten bakımsız kalmış imparatorluk bahçesi Zhongnanhai'nin içindeki yüzme havuzunun yanına sonradan yapılmış "202 Numara"lı sıradan beton bir evde solunum cihazına bağlı olarak hareketsiz yatıyordu. Yüzü bembeyazdı, gözlerinin feri sönmüştü. Sinir sistemini mahveden ve kısmi felçlere neden olan Amyotrofik lateral skleroz (ALS) hastalığından başka yoğun sigara tiryakiliği nedeniyle sol akciğerinde oluşmuş üç iri baloncuk, nefes almasını zorlaştırıyordu. Mao, ömrü boyunca içtiği Çin sigaraları yerine son yıllarında kaliteli İngiliz sigaralarına dadanmış, onları da daha bir yıl önce bırakmıştı. Omuriliğinde azalan sinir hücreleri ile ALS hastalığı, çoklu felce neden oluyordu. Mao, burada son yıllarında bol bol seyrettiği Tayvan ve Hongkong yapımı yasak Kungfu filmlerini de seyredemiyordu artık. Bunaltıcı yaz sıcağı ancak gece yarısına doğru serinledi. Dört doktor ve sekiz hemşire, vardiyeli olarak Mao'nun yanındaydılar, baş doktoru Li daima binadaydı.
    Mao uzun zamandır konuşamıyordu. Ancak "Aaa, aa" gibi sesler çıkarabiliyordu. Bilinci tamamen açık olmasına rağmen bedenine hükmedemiyordu. Onun bakışlarını ve hareket belirtilerini anlayıp etrafındaki doktorlara, hasta bakıcılara ve ÇKP'nin yakın politbüro üyelerine "tercüme eden", son gözdesi ve eski sevgilisi Zhang Yufeng'di. 1960'ların başından beri büyük liderin yanında olan otuzlu yaşların başındaki Zhang, bu özelliğiyle Mao'nun yardımcısı en yüksek politikacıları bile saatlerce kapılarda bekletebiliyordu. O Mao'nun en güvendiği kişiydi ve son anlarında daima yanındaydı. Mao'nun yerini alacak Huo Guofeng'in bile yapamadığını, sonunda doktor Li yaptı ve kadını kenara iterek Mao'nun yanına girdi, artık kontrolü doktorlar tam anlamıyla ellerine almışlardı. Bağnazlık sadece dindarlara özgü bir şey değildir. Mao'nun hızlı bir kariyer peşinde olan ve 1930'ların sinema oyuncusu aşırı Solcu karısı Jiang Qing, "doktorların söylediği her üç şeyden sadece birine inanılabilir" demesiyle ünlüdür. Mao da doğal Çin tıbbına inanıyordu ve doktorların her istediklerini yapmalarına asla izin vermiyordu. Mesela Çin'in sevgili çocuğu Başbakan Zhou Enlai'ın kanser olduğunun anlaşılmasına rağmen, onun on yıldan uzun bir süre ameliyat olmasına izin vermeyen de Mao idi. Zhao, estetik yüz hatlarına sahip, Batı kültürü almış entelektüel bir politikacı olarak hâlâ sevilip sayılır ve resimleri günümüzde de Beijing'deki küçük bakkal dükkanlarının baş köşesinde yer alır. Makarna çorbası satan güney Çinli küçük bir lokantada yemek yerken dikkatimi çekmişti. Mao'nun resmi yoktu ama Zhu'nun siyahbeyaz bir fotorafı giriş kapısının tam karşısında asılıydı ve dükkana girenleri ve çıkanları görüyordu.
    Okullu bir çocuk olarak benim ilk Solculuk yılım 1976 yılının 8 Ocak 1976 perşembe günü Beijing'in 305 numaralı hastanesinin ışık almayan bir odasında, son anında bile yakışıklı 72 yaşındaki Zhou Enlai bedenini tamamen sarmış kansere dayanıp hayata gözlerini yumdu. Bunu ben yıllar sonra öğrendim. 1976 yılı Çinlilerin deyimiyle "en ilginç" -yani berbat- yıllardan biri oldu. Yeni Ejder yılına girilmeden başladı ilginçlikler. Yaşananların, ülkenin çehresini muazzam bir şekilde değiştireceğini anlamak için bir kaç ay daha beklemek gerekti.
    28 Temmuz çarşamba günü Hebei eyaleti 8.2 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Deprem, Mao'nun yorgan döşek yattığı Zhongnanhai bahçesinden de çok az hissedildi. Çin tarihinin en şiddetli depremlerinden biri yaşanmıştı ve sadece evler değil, Tangshan'daki tüm endüstri de yerle bir olmuştu. Resmi rakamlara göre 242.000 insan öldü. Yabancı gözlemciler 600.000'den fazla insanın öldüğünü söylediler.
    Deprem'in etkisi bundan ibaret değildi. Çinliler böyle büyük depremlerden sonra iktidarların köklü bir şekilde değişeceğine inanır. Türkiye'nin 1999 depreminden sonra da böyle olmuş ve AKP iktidarlarına kapı açan önemli gelişmeler yaşanmıştı. Çin'de en son Mayıs 1976'da Laos Başbakanı Keysone Phomvihan ile fotoraf çektiren Mao'nun yabancı ziyaretçi kabul etmediği açıklandı. Çinliler bunu, "Büyük önder"in çok hasta olduğu şeklinde anladılar. Doğruydu.

    Mao, 26 Aralık 1893'de Orta Çin'in dünyayla bağı kesik orman köyü Shaoshan'da doğduğunda, Beijing'de bir imparatorun ölüp yerine yenisinin geçtiği haberi oralara ancak bir-birbuçuk yıl sonra ulaşıyordu. Pirinç ve çay yetiştiren köy, bambu ormanlarını da yoğun bir şekilde kullanıyordu. Bugün bambudan elde edilen kumaşlardan yapılma ürünler Türkiye'de de satılıyor. Öküz arabalarının tek taşıt sayıldığı, ormanlarında leoparların ve kaplanların cirit attığı, yolu olmayan, akarsuyun bulunmadığı bu köyde büyüyen Mao'nun babası aksi bir savaş gazisiydi. İmparatorun ordusundaki yıllarının ardından pirinç tarlaları üzerinden mütevazi bir servet sahibi olmuştu ve oğlu Zedong da bu sayede diğer köylü çocuklardan nisbeten daha iyi koşullarda büyüdü. Mao, kendi odası olan imtiyazlı çocuklardandı ama bu, babasından sürekli dayak yemesini engellemiyordu. Mao, tüm despotlar gibi despot bir babanın elinde büyüdü ve susuz orman köyünde alıştığı gibi, ömrü boyunca yıkanmayıp, buhara tutulmuş bezlerle silindi, dişlerini asla yıkamayıp ağzını yeşil çayla çalkaladı. Bütün resimlerinin rötuşlu olmasının bir nedeni de budur.
    Mao, her köy çocuğu gibi evde işlere yardımcı oluyor, öküzleri ördekleri güdüyor, zamanın yasalarına göre uzun örgü saçlarla geziyordu. Mançu Hanedanının Çinlilere koyduğu bu kurala uymayanlar idam ediliyordu. Köy okulunda Kong Fuzi (Konfiçyüs) öğretilerini, yani çalışkanlığı, adaletli olmayı, kendi karakterini sürekli düzeltip geliştirmenin kurallarını, annesine babasına karşı itaati öğrendi. Babası Mao'yu 13 yaşındayken okuldan alıp pirinç tarlalarına gönderdiğinde Sultan Abdülhamit istibdadına karşı yükselen Türk milliyetçisi muhalefetle uğraşıyordu. Çin'in son imparatoru Pu Yi ise yeni doğmuş bir bebekti.
    1906'da Babası Zedong'u iyi bir köylü yapmaya çabalayadursun, genç Mao tam da bu dönemde kitapları keşfetti ve deli gibi okumaya başladı. Eski tarih kitaplarından tefrika romanlara kadar haydutların ve imparatorların hayatlarını, seyahat kitaplarını, eline geçen herşeyi okudu ve babasının "gereksiz" bulduğu bu uğraşısı nedeniyle dayağı da göze aldı. Gene bir gün babası tarafından misafirlerin önünde "işe yaramaz tembelin teki" diye azarlanınca kendini küçük bir göle atıp öldürmekle tehdit etti. Babasının yumuşayıp onu dövmemeye söz verdiği söyleniyor. Galiba ilk başarılı mücadelesi! Bu kez babası onu ille de evlendirmeye kalktı ve Mao 14 yaşındayken, kendinden dört yaş büyük uzaktan kuzeni Yixin ile evlenmeyi kabul etmek zorunda kaldı, ama kız üç yıl sonra öldü. Mao'nun kitaptan başını kaldırıp kızla ilgilenmediği de açık.
    Mao, resmi karısının ölümünden sonra 1910'da sadece 16 yaşındayken köyünü yerkedip kendi kendine, onlara yakın bir bölgede açılan yeni Çin okullarından birine başvurdu. Batı'dan gelen yeniliklere mecburen ayak uydurmaya çalışan ve ülkedeki yabancı güçlerle boğuşan, bir taraftan da ekonomik çöküntüyle uğraşan Çin'deki Mançu Hanedanlığının son çırpınışlarının bir ifadesi olan bu ilk modern okullardan birine kaydolmak, Mao'nun hayatını tamamen değiştirdi. Mao Zedung, okulu bitirip köyüne dönmemiş, oradan da elli kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti üçyüzbin nüfuslu Changsha'ya gitmiştir. Mao'nun bu kararı verip babasının sözünden çıkmasının nedeni, Changsha'da daha iyi bir okulun bulunduğunu duymasıydı. Yıl 1911, Mao 17 yaşında ve Osmanlı'nın çöküşünü başlatan İtalyan savaşı yılları Türkiye'nin tüm gündemini işgal ettiği aylarda Çin'in lideri ilk kez kendi başına buyrukluğun tadına varıyordu. Aynı günlerde İtalyan gemileri de önlerine gelen tüm Osmanlı gemilerini batırıp, Arap yarımadasındaki Osmanlı deniz üslerini bombardıman ediyorlardı. Traublusgarp ve Bingazi İtalyan işgalindeydi, Türkiye'nin Libya ile denizden ilişkisi kesilmişti. Mustafa Kemal, Enver Paşa ve diğer Türk subayları, kara yoluyla develerle Libya yollarında oradaki Sunusileri İtalyanlara karşı örgütlemeye gidiyorlardı. Aynı dönemde Mao, milliyetçi Guomindang partisinin kurucusu entelektüel Sun Yatsen'in çıkardığı "Devrimci Birlik" gazetesinin müdavimi oldu. Çin'deki ilk devrim denemesini de Sun Yatsen yapmıştı ve sahil şehri Kanton'daki bu ayaklanmada 72 devrimci ölmüştü. Mao'nun da desteklediği fikirler, İmparatorun tahtta kalmasından yanaydı ama genç Zedong hızla radikalleşiyor ve Son Yatsen'in devlet başkanı olması gerektiğini ilan eden ilk bildirisini yazıp duvarlara yapıştırıyordu. Devrimci fikirlerin Çin'i hızla etkisine aldığı yıllardı. Mao da birçok genç gibi devrimci gruplara katıldı ve bir yıl sonra Pu Yi tahttan indirilince, "Devrim oldu" diye çok sevindi.
    Mao 18 yaşında ve Changsha kütüphanesinin daimi ziyaretçisiyken, hayatında ilk kez bir Dünya haritası gördü. Mao, o zamana göre hiç bir iş yapmayan, kütüphaneden çıkmayan ve babasının göndermeye devam ettiği parayla idare eden bir gençti. Babası, Zedong'a maddi yardımlarını sürdürdü. 1913'de öğretmenlik okuluna girip beş yıl orada eğitim gördükten sonra tarih öğretmeni olan Mao Zedong, bu süre zarfında arkadaşlarıyla Çin'in geleceğini tartışan bir anarşiste dönüştü. Okulda komünist düşünceyi savunanlar da vardı, ama Mao anarşizmi benimsiyordu ve Anarşizme daha yıllarca sadık kaldı. Daha sonra Kruşçev tipi Sovyet sosyalist politikasını reddedip kendi yolunu çizebilmesinde, özgür düşünceli biri olmayı başarmasının da payı vardır elbette. Mao 24 yaşında öğretmen olduğunda halen anarşist ve geleceği hakkında bir plana sahip olmayan, bol bol okuyup tartışan bir öğrenci eskisiydi.
    Birinci Dünya Savaşı 1918'de sona erdiğinde Mao Beijing'de bir kütüphanede kütüphaneci olarak iş buldu. Başkentin onu sarıp sarmaladığı ve değiştirdiği anlaşılıyor. Kütüphaneden çıkınca halka açılan İmparatorluk bahçesine gidiyor, yedi arkadaşıyla birlikte kaldığı küçücük bir evde hâlâ talebe hayatı sürüyordu. İşte tam da bu atmosferde, Batılı bir hayat süren ve Mao'dan sekiz yaş küçük olan Yang Kauhui'ye aşık oldu. Çinli bir entelektüelin güzel kızı Yang, sırtındaki Çin usulü eski bir ceket ve diz yerleri uzaklardan bile belli olan pantolonla gezen Mao'yu hiç ciddiye almadı. Mao, entelektüel çevrelere girmeye çalışıyordu, ama iyi eğitimli şehirli Çinliler bu köylü genci aralarına almadılar. Sevdiği de evlenme isteğini geri çevirip bir daha yüzüne bakmayınca, Mao Beijing'i kırık bir kalple terketti ve 1919'da Changsha'ya döndü. Keşke dönmeseymiş.
    4 Mayıs 1919'da Beijing'de büyük bir öğrenci eylemi yaşandı. "Göksel Barış Meydanı" Tiananmen, hıncahınç doldu. Çin tarihinin ilk büyük gösterisiydi ve öğrencilerin talebi, doğrudan Osmanlı Tükiye'sini de ilgilendiriyordu. Mustafa Kemal Bandırma vapuruna binmeden bir kaç gün önce, Çinliler kendi ülkelerinde, Birinci Dünya Savaşı malub Almanların işgalindeki bölgeleri terkedip kendilerine vermesini istiyorlardı ve gerekçeleri de şuydu: "Biz galip devletlerin yanında yer aldık, onları Almanlara Avusturya-Macaristan'a ve Osmanlı Türkiye'sine karşı destekledik." Nitekim 1917'de Çin, Almanya'ya savaş ilan etmişti ve bu lafta da kalmadı. Ming İmparatorluğu Avrupa'ya tam yüzbin işçi gönderdi. Bu adamlar asker değillerdi ama sayısız asker cesedini gömmekle yükümlü işçilerdi, yani kendilerince savaşa katılmışlardı.
    Galip devletlerin Çin'de de askerleri vardı. Sarıdeniz kıyısında Almanların elinde tuttukları Shandong yarımadasını Çinlilere vermek istemediler. Onun yerine Almanya'ya Avusturya'ya ve Türkiye'ye karşı cephede yer almış olan Japonya'nın sunduğu hisse senetleriyle yetinilmesini istediler. Çinli gençler bu olayı ve yolsuz Çinli diplomatların Japonlara verdikleri gizli sözleri öğrenince ayaklandılar. Mao, yaşıtlarının yaptığı büyük gösteriyi kaçırdı ve bu olayın Mao üzerinde önemli bir etkisi oldu. Devrime sahiden inanmaya başladı ve gene kütüphaneye kapanıp herşeyi okumak yerine haftalık bir dergi kurdu. Neredeyse tüm yazıları kendisi yazdığı dergisi başarılı oldu, tirajını kısa sürede iki binden beş bine yükseltti ve tabii yasaklandı. Mao bu kez yeni bir dergi çıkardı. İkinci dergisi daha ilk sayısından itibaren yasaklandı. Mao'nun siyasi hayatı da galiba asıl bu gösteriden sonra başladı ve ilk kez bir grev örgütledi, sonra bir okula müdür oldu ve ondan sonra hayatında ilk kez sosyalizmi komünizmi incelemeye başladı. Nedeni açıktı: Ekim Devrimi... Rusya'daki devrim başarılı olmuştu. Mao ilk kez 4 Mayıs günü siyasi nedenlerle tutuklandı. Ekim devrimine o kadar merak sarmıştı ki, Rusça öğrenmeye bile kalktı.
    Mao 27 yaşında Komünist olduğunda, Chen Dixiu da Shanghai'da ilk parti tüzüğünü yazıyordu. 1921 yılıydı ve Türkiye'nin kaderini ilgilendiren önemli bir yıldı. Komintern'in ajanları heryerdeydiler, her ülkede Komünist partisi kurulmasına önayak olmakla yetinmeyip, milliyetçi hareketleri de destekliyorlardı. "Kemalin askerleri"ni desteklemek için Karadeniz'i geçerek anadoluya gelen komünistler bir istisna değildi. Malesef Karadeniz'de boğularak öldürüldüler. Komintern ajanları Çin'de de benzeri bir politika izleyerek Çinli komünistlerin milliyetçi Guomindang ile yakınlaşmalarını istediler, hatta Çinlileri buna zorlandılar. Komintern'in Sovyetler Birliğinden gönderdiği gizli ajanı, Hollandalı devrimci Hendricus Sneevliet'in yaptığı tam da buydu. ÇKP'nin kuruluşunu desteklerken, bir yandan da onun Çinli milliyetçilerle ittifak kurmasını telkin ediyordu. Komintern Sneevliet'e, ÇKP'nin kurulması için 4000 Sterlin vermişti. Ama Hollandalı devrimci Bu paranın yarısını sevgilisi için harcadı. Çinli devrimciler için kullanacağı paradan geriye sadece 1400 Sterlin kalmıştı. Çinli devrimciler bir hafta boyunca Komintern ajanıyla tartıştılar ve nihayet partiyi kurmaya karar verdiler, ama tipik bir beyaz olan Hollandalıyı ve yardımcısını bu işe karıştırmak istemediler, zira polis göz açtırmıyorduç
    31 Temmuz 1921 günü, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında, kiraladıkları küçük bir tekneyle, Şanghay'ın yaklaşık yüz kilometre güneyindeki bir gölde yolculuk yapan onüç genç devrimci öğrenci, dikkat çekmemek için yanlarına, Okey'e benzeyen Mah-Jong taşlarını ve ıstakalarını da almışlardı, polisin ve meraklıların dikkatini çekmek istemiyorlardı. Kendilerinden şüphelenilmemesi için Hollandalıyı yanlarına almamışlardı. Aralarında Mao'nun da bulunduğu bu küçük grup, o gün Çin komünist Partisi'ni kurdu. Dönüş yolunda güvenliği falan bir yana bırakıp sandalda slogan bile atıp partinin kuruluşunu kutladılar. Taşrada tarih öğretmeni Mao, iyi eğitimli diğer devrimcilerin yanında silik ve sessizdi. Henüz sosyalist teoriye de pek hakim değildi.
    Mao'ya verilen ilk parti görevi, Changsha'da bir parti örgütü kurmaktı. Mao okul müdürlüğünden derhal istifa etti ve hemen kendince bir üniversite kurdu: "Kendi kendine eğitim üniversitesi." Genç devrimci bu kurumu parti örgütü kurmak için paravan olarak kullandı. Mao, hayatının uğraşısını bulmuş gibiydi, zamanının tamamını devrimci mücadeleye adamıştı. Aşık olduğu, ama ona yüz vermeyen Yang Kauhui'yi de parti örgütüne kazanmayı başardı. Aynı yılın eylül ayında Mao, yakındaki Anyuan'da İşçiler için bir akşam okulu kurdu. Burada aldıkları siyasi ve pratik eğitim sayesinde işçiler mücadele edip maaşlarını yükseltmeyi başardılar. Ama ÇKP üyesi sayısı daha ikiyüzü bile bulmamıştı. Hollandalı Komintern ajanı komünistlerin zayıflığı nedeniyle Sun Yatsen'in ellibin üyeye sahip Guomintang partisine katılmalarını istemeyi sürdürdü. Mao, ÇKP'nin dokuz kişilik merkez komitesine seçilirken bir taraftan da 1923'ten itibaren Guomintang'a üye oldu. Çinli milliyetçiler, Sovyetler Birliği'nin silah ve danışmanlarının yardımıyla Guandong yakınında bir karargah kurdular. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu günlerde Mao, bu gelişmelerden hiç hoşnut değildi. 1924 sonunda birden her şeyi bir kenara bırakıp köyüne geri döndü. Ailesi dahil hiç kimsenin beklemediği bir olaydı. Bu kararını parti yönetimine anlatmakta da zorlandı. Başının sürekli ağrıdığını, uyuyamadığını ve depresyonda olduğunu söyledi. Mao'nun meşhur uykusuzluk sorunu bu yıllarda başlamış olmalı.
    Mao, Devrimi işçi sınıfına yükleyen Sovyet ideolojisine karşı, köylülüğün ne kadar önemli olduğunu bu dönemde anladı ve fikirlerini parti önderliğine bir rapor halinde sundu. Parti onunla hemfikir değildi, çünkü Sovyet ideolojisine göre devrimi işçiler yapardı. Mao, 1925 Ekiminde politikaya geri döndü ve bir daha da ölünceye kadar bırakmadı.
    1926'da Sovyetler Birliği'nin desteklediği Sun Yatsen'in karaciğer kanserinden ölmesi üzerine general Ciang Kaishek Guomindang'ın başına geçti. General kendini bir yıl içinde yeterince güçlenmiş hissederek, bütün siyasi rakiplerine karşı savaş açtı. 9 Temmuz'da yerel savaş baronlarını tek tek yenerek kontrol bölgesini sürekli genişletti ve 1927 sonbaharında ÇKP'nin yeni silahlı güçlerine saldırdı. Josef Stalin uluslararası sosyalist hareketin politikasını değiştirerek, Komünist partilere kendi ordularını kurmaları önerisinde bulunmuştu. Mao da bu fikirdeydi. Ve o dönemde kurduğu silahlı gücüyle kırlık alanda toprak sahibi kim varsa öldürüp toprakları köylülere dağıtarak güçlenmişti. Mao'nun köylülere dayanan radikalizmini ÇKP önderliği benimsemedi.
    Ciang Kaishek'in saldırıları korkunçtu. Birkaç ay içinde komünisler 34.000 taraftarlarını kaybettiler. Çinli milliyetçiler hepsini öldürdü. Mao' bu gelişme karşısında tek çare olarak, emrindeki birliğiyle, haydutların kontrol ettiği dağlık Jianggangshan'a çekildi, ÇKP önderliğiyle bağı koptu.
    Bundan sonrası mucize gibi bir iç savaş ve zafer öyküsüdür. Mao bu korkunç durumu, kendisinden çok üstün askeri ve siyasi bir güce karşı gerçek bir zafere dönüştürmeyi başardı. Bu hikayenin en acı yanı, millyetçi ordunun Mao'nun karısı, o güzeller güzeli entellektüel Yang Kauhui'yi yakalayıp başını kesmesi ve bir mızrağa takıp "ibret olsun diye" halka teşhir etmesidir. Mao'ya şantaj yapamadılar, onu ürkütemediler. Mao'nun Yang'dan olma çocukları, milliyetçilerin elinden kurtarıldı.

    Mao Zedung'un ölümünü resmen açıklayan halefi Hua Guofeng, Mao'nun ilaçlarının etkisini görmekiçin, onun yutması gereken ilaçları, boruları, önce kendi bedeninde denet sadık bir Mao hayranıydı. Konuşamayan Mao, son olarak bir peçetenin üzerine, "Hua Guofeng benim halefimdir" diye yazarak, Çin siyasetine -son günlerinde bile- istediği yönü vermiştir. Mao, "Kültür Devrimi"nin aşırı solcularına geçit vermedi. Eski karısı Jiang ve onun üç arkadaşı, "Dörtlü Çete" adı ile tasfiye edildiler. Jiang Qing, 1991'de, yalnız kaldığı hücresinde intihar etti. Ama en ilginç gelişme, Mao'nun ameliyatına izin vermediği ve 1976 başında ölen Zhou Enlai ile ilgilidir. Zhou'nun ölümüne üzülen ve büyük bir gösteri yapanların sayısı, Mao'nun ölümü ardından gösteri yapanlardan çok daha fazla ve gösteri çok daha sahiciydi. O büyük gösteride Zhou'nun kişiliği konusunda bir konuşma yapan Deng Xiaoping adlı Sechuan'lı ufak tefek bir adam, Çin'in çok kısa süren Hua Guofeng döneminin ardından ülkeyi tamamen değiştirdi. Çin'in kapitalizme kontrollü açılışı ve bu güne gelişi, Mao'nun hiç hazetmediği, ama Zhou'nun daima koruyup savunduğu Deng sayesinde oldu.

Bir fikrin gücü ve Türklerin ruhunda islamcıların dolduramadığı boşluk

Türkler de Çinliler gibi Dünyada özgün bir yere sahip olmak istiyorlar. Türk islamcılığının ana fikri, "Dünya Lideri Türkiye" ve benzeri büyüklenmeler, sırf çok kof bir islamcılık zihniyeti üzerine oturtulmaya çalışıldığından tıkandı ve çökmek üzere, ama ana fikir yaşıyor.
Peki o ana fikir ne?
Konu hakkında Almanca mülakatım, iki bölüm halinde Pergamon Blog'da yayınlandı (bu blogda da okuyabilir, orijinalini de tıklayabilirsiniz).

Yeni yazı