Tarihî dönemecin eşiğinde son ki üç dört..


Tekrarlar, alışkanlıklar, ritüeller önemlidir ve devamlılıkların olmazsa olmazıdır. Türkiye, işte böyle köklü bir devamlılığın sona ereceği önemli bir eşikte duruyor. Bu son, iç savaşı ve dış savaşı bile göze almış görünen Türkiye İhvancılığının sonu değil sadece. Kısa koalisyonlu istisnaları saymazsak Türkiye'yi 1950'den beri yöneten her türden Osmanlı büyüklenmesi referanslı muhafazakarlığın da sonu. Hatta onun da ötesinde tarîhî bir kapsama alanına sahip. Cumhuriyet'i kuranlar da Osmanlı paşaları ve muhafazakarların destekçileri arasında Cumhuriyetin kurucularına adeta tapanlar da bulunuyor. Sözkonusu son, eski bir zihniyetin bütün versiyonlarını kapsıyor.
   Adına kısaca "muhafazakarlık" dediğimiz şey, Osmanlı'nın "büyük topraklar"ı haraca bağlayan feodal alan hakimiyetiyle ve "gaza/cihad"cı talan zihniyetiyle yaşamasını esas alan, bunda sağcı/solcu/islamcı dil kullanarak açıkça veya sinsice ısrar edenleri tarif ediyor. Osmanlı'nın kendini 15'inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren değiştirip/yenileyip "Dünyanın uygarlık/refah merkezi" (veya onlardan biri) olmasını sağlamak yerine, günümüze dek -bu eskimiş Ortaçağ zihniyetinde- ısrar eden "geleneğin" modernleşmiş (veya modern araçları kullanan) son ifadesi tükenmiş vaziyette.
   Ufku, eskinin tekrarından ibaret olan muhafazakarlığın takiyyeci son versiyonu, düşerse; onunla birlikte sadece 60 yıllık Sağ muhafazakarlığın değil, dörtyüz yıllık idare-i maslahatçı kısır düşünce tembelliğinin de düşeceğini biliyor. Dünyanın merkezi olmak varken giderek dünyanın merkezindeki -etrafından dolaşılan- takoza dönüşmeyi 21'inci yüzyılda bile tercih eden bu akıl tutulmasına basmakalıp dînî/ulvi değerler atfederek bugün bile sürdürmeyi hayal eden Ortaçağ fikriyatı, en son demlerini yaşıyor. Bu zihniyetle yeni bir Osmanlı kurmak bir yana, Dünyada varolmanın bile mümkün olmadığını artık herkes anlamış görünüyor. Kesin sonun sath-ı mahalline girilmiş bulunuluyor.
   Düşen takiyyeci muhafazakarlığın yerini, Dünyanın takozu değil merkezi olmayı seçen zihniyet alacak.

Çok kutuplu Dünyanın bir kutbu da Türkiye olacak, -ama nasıl bir kutup?

İstanbul'da yapılan İslam İşbirliği Konferansına katılan onlarca üyenin sıralandığı Müslüman ülkeler listasine dikkatli bakınca, bu ülkeler arasında köklü/eski devlet geleneğine sahip sadece iki ülke görürsünüz: Türkiye ve İran. Yani emperyal birer hükümdarlık odağı olmuş bu iki ülke dışındakiler, 20'inci Yüzyılda yaşanan ulusdevletleşme furyasının ürünüdürler. Bunu, sözkonusu ülkeleri ve halklarını küçümsemek amacıyla yazmıyorum elbette. Biriki yıla kadar 21'inci yüzyılın beşte birini devirmek üzere olduğumuz günümüzde, bir zamanların "Çok kutuplu Dünya doğuyor" konulu teorik sohbetlerinin gerçek dünyada şekil şemal kazandığını görüyoruz, -ama bu yazının konusu sadece bu değil. Ondan çok daha önemlisi, Türkiye'de iktidarı devralmaya hazırlanan muhalefetin de, dikkat kesildiği iç politikadaki absürdlüklerin etkisiyle bütüne bakış konusunda körleşmiş olması.
   Dünya, 21'inci Yüzyılın başındaki 11 Eylül Dünyası bile değil artık. "Tek kutuplu Dünya" teranesi çoktan unutuldu. Suriye Savaşı'nın, ileride anlamı daha da net görülecek çok önemli bir dönüm noktası olduğu giderek netleşiyor. Suriye Savaşı ilk kez sahada, global ABD gerilmesini gösterdi. Çin'in ekonomi verilerinde ABD'yi geçmesi, Rusya'nın Ortadoğu'ya inmesi, yeniden iki süper devletli -bu kez ABD ve Çin'li- bir düzene dönüldüğünü anlatmıyor. Veya "Rusya yeniden süper devlet oluyor" diyemeyiz. Başka birşey oluyor ve Batı orijinli Dünya düzeni, ulus devlet formatından BM'sine, hatta bizim çok değer verdiğimiz Demokrasi'sine İnsan Hakları'na, diğer evrensel değerlerine kadar krize girmiş görünüyor ve bu hengamede Türkiye Muhalefetinin "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesine dönüş bile kuşkulu, çünkü Atatürk o sözü, Dünyada I. Dünya Savaşı yaşanıp yeniden bir düzen kurulduğu şartlarda söylemişti ve çok doğruydu, ama o düzenin değişmekte olduğu günümüzde, artık üzerinde düşünülmesi gereken bir söz.
   1991 sonrasında yakın zamana kadar Dünyanın jandarması gibi davranan ABD'nin en zayıf noktasının yıkıcı "savaşlar"ını finanse etmek sorunu olduğunu 2004'de yazmıştım. ABD, taşeron güçler kullanarak sürdürdüğü Ortadoğu savaşını da kaybetti ve bölgede etkisi kalmadı, aynı şekilde diğer Batılı ülkelerin de bölgede bir etkisi yok. Bir zamanlar İngilizlerin ve Amerikalıların söz sahibi oldukları meclislerde artık Ruslar konuşuyor ve bu durum, alttan alta yeni bir huzursuzluk üretiyor. Huzursuzluk, sadece Rusların gelmesiyle ilgili değil, asıl Batı'nın peyder pey geri çekilmesi ve Dünyayı kontrol etmek bir yana, -eskiden olduğu gibi- kontrol edermiş görüntüsü bile verememesi.
   Batı'nın çekilmesi ve onun çekildiği yerlere Rusya ve Çin'in girmesi, hatta İran'ın ve Türkiye'nin paralanırcasına etki alanlarını genişletmeye çalışmaları, bazılarının hoşuna gidiyor. Fakat böyle "yeniden paylaşım" dönemleri, her zaman otoriter yönetimlerin tercih edildiği dönemler olmuştur ve barıştan yana olan güçler böyle dönemleri genellikle ıskalamışlardır, çünkü önemli bir ikilem karşısında yeterince güçlü olamamışlardır. İktidar boşluk kaldırmaz ve sözünü ettiğim bu ikilem; "İktidar boşluklarını ne pahasına olursa olsun doldurmak mı, yoksa yüksek değerlere sadık kalmak mı?" ikilemidir. Sıcak savaşlar yaşanmadan durulmasını umduğumuz bu dönemde etki alanını genişletmek için devletlerin her hinliği yapabilecekleri bir atmosfer giderek hakim oluyor. Savaş mantalitesi, BM gibi kural koyucu mekanizmaların zayıfladığı aşamada, alıştığımız ve uğrunda mücadele de ettiğimiz yüksek değerlerin kolayca çiğnenebilmesine zemin hazırlar. Ayrıca o yüksek değerlerin çok büyük bir çoğunluğunun Batı orijinli olduğunu unutmayalım. "Yükselen" güçlerin hiçbiri, bu değerleri bayrak edinmiyor, ne Rusya ne Çin ne de İran ve Türkiye. O değerlere saygı duymak ile onları çiğnemek arasında salınan bir ruh hali hakim oluyor, çünkü yüksek değerleri öteleyip, önce Batı'nın boşalttığı alanlara yayılmak fikriyatı ağır basıyor.
   2011'de, "Eski Türkiye'ye artık asla dönülmeyecek" derken, Türkiye'de eskiyi korumacı klasik Kemalizmle bu dönemi aşmanın mümkün olmadığını anlatmaya çalışmıştım. Atatürk'den esinlenen laik/seküler modern Türkiye'nin bu badireyi atlatabilmesi için sadece -gün be gün- yitirdiklerinin yasını tutmak değil (eskide ısrar etmek değil), bu değerleri yeni bir Türkiye perspektifine baz alarak geleceğe taşıması gerektiğini yazmıştım. Muhalefet, demokrasiyi ve laikliği de içeren yüksek değerleri savunmak bakımından, Türkiye'de 1960'larda sadece TİP'e nasip olmuş bir çizgiye geldi, üstelik artık aynı çizgi üzerinde de birlikte duruyorlar, seçim ittifakına hazırlanıyorlar, adil bir seçimle Türkiye'nin yönetimini devralacakları da kesin gibi. Ama bir soru var ki, bu sağlam pozisyonun altını oyup duruyor: "Değerler o kadar önemli mi?"
   Evet, elbette önemli... Ama yükselen güçlerin hiçbiri için önemli değil. Şimdi Putin için de Xi için de ve onların diğer küçük versiyonları için etki alanını genişletmek daha önemli. Batı'nın gücüyle birlikte, koyduğu -benimsediğimiz- değerlerin etkisi de azalıyor. Üstelik değerler üzerinden iktidarlara kurulan baskılar ters tepiyor. Yani Türkler de diğer ülkelerdeki insanlar gibi, vazgeçilmez saydığı değerlerin, Batı baskısının tamamen ortadan kalktığı atmosferde daha kolay erozyona uğradığını öğreniyor.
   Türkiye'de evrensel yüksek değerler bazında politika yapmayı ilke edinenlerin zayıf karnı, dünyadaki iktidar boşluklarını doldurmak konusunda "yeterince hin" olmamaları ve yeni bir Türkiye perspektifi koyamamalarıdır. Dünyada bir çağ sona ererken, köklü devlet tecrübesine sahip Türkiye ve İran gibi devletlerin, eski tarihlerinden feyz alarak kendilerine yeni gömlekler biçmek isteği doğaldır, ama bu "Yeni Osmanlı" gibi birşey mi olmalı? Osmanlılar, "Yeni Selçuklu" kuralım diye yola çıkmamışlardı. Demokratik Muhalefet, bu net trend konusunda nasıl davranacak? Bir karşılaştırma yapmak babında, Çin, kendi çokboyutlu etki/nüfuz alanlarını inşa için yüzyılları bulan planlar yapıyor ve bu konuda net bir tasavvuru olan tek ülke. Bu tasavvur elbette çok demokratik bir ülke falan hedeflemiyor, daha geniş bir refah ve tabii ÇKP'nin iktidarda kalmasını hedefliyor, ama sadece ÇKP'yi ayakta tutmak hesabı da değil kesinlikle. Mesela Avrupa, hatta ABD, bugünkü durumun devamında nasıl bir strateji izleyeceğini, ne yapması ve neyi hedeflemesi gerektiğini bilmiyor, kafalar karışık. Herkesin kendi başına buyruk olacağı bir Dünyanın kurulacağı hanidir belliydi, sayısız kez yazdık: "Desentral enerji biçimlerinin hakim olduğu yerde büyük devlet hegemonyası sökmez" diye. Güneş/rüzgar enerjisiyle şarj edilen dev pillerle işleyen bir Dünyada petrol gibi merkezi/sentral enerji biçimleri üzerinden işleyen sultalar sökmez.
   İran, Şiiler üzerinden ve Suriye ile birlikte bir Suriye-İran-Irak havzası oluştururken Rusya ile müttefik. Türkiye, şimdiye kadar sadece hatalarla ve kayıplarla izole olmuş durumda, ama öyle kalmayacak. Eski bir devlet geleneğine sahip Türkiye'nin tasavvuru ne? Ne olmak istiyor? Artık eski Türkiye olarak kalamayacağı kesin. Yaşanan son 15 yılın ardından AB'ye üye olmayı alternatif gören Türklerin sayısında artış var. Ama, yeniden büyük devlet olmak içgüdüsünün uyandığı Türkiye'nin, başka bir birliğe katılmakla yetinerek, içgüdülerinin sesini susturması mümkün değildir. Bunlar düşünülüp taşınılması ve en iyi kararların verilmesini gerektiren, geleceğin en az yüz yılını belirleyecek konular. Halkın yükselen eğilimi, Türkiyenin siyasi yapısı ve tasavvurları bakımından Batıya (Doğuya olduğundan) çok daha yakın olduğu görülüyor, ama etrafından dolaşamayacağı o sorun hakkında kararı ne olacak? Yeni güç/iktidar inşası ve daha güçlü bir Türkiye ideali için günümüzün "moda"sına uyarak daha az demokrasi daha çok silah şakırtısı mı diyecek? Ortalığın karışık olması, en demokratik ülkeleri bile "değerleri mecburen askıya mı alalım" diye düşündürürken, Türkiye'nin demokratik Muhalefeti ne yapacak? Sağlam demokratik mücadelelerinin herşeye rağmen neden beklenen etkiyi yapmadığını sorgulamayacak mı?
   Türkiye kuşkusuz, yeni çağın yeni kutuplarından biri olacak. Bu yola girdi, sayısız hata yapıldı, ama "Büyük devlet olmak" mantalitesi/isteği orada duruyor. İktidar partisinin, halkta yeniden uyanan bu isteği erken farketmesi, onun onbeş yıllık iktidarı için önemli bir faktör oldu. Artık, "Gene eskisi gibi olalım" fikri bu yüzden alıcı bulmakta zorlanıyor. Gelecek ideallerinin mutlaka teritoryal/feodal/toprak merkezli olmak zorunda olmadığıyla ilgili bir yazı var bu blogda. Demokratik Muhalefet, çok kutuplu Dünyada Türkiye'nin nasıl ve ne şekilde yeni bir kutup olması gerektiğine karar vermek zorunda. Çatışmacı, tehditkar, sürekli Osmanlı'dan bahseden bir odak olmak zorunda değil. Demokratik bir çekim merkezi de olabilir, inanın buna diğer halklar da er geç ihtiyaç duyacak. Ve hem Batıyla hem Doğuyla çok iyi ilişkiler kurup o ilişkilerden somut bir güç devşirebilir, tıpkı AB'ye aday Türkiye'nin bir ara Ortadoğu'da yükselen prestiji gibi. Ama bunlar, politikacıların ve kamuoyunun tartışması, netleştirmesi gereken konular. Bugünkü Ulusdevletler siyasi coğrafyası 20'inci Yüzyıl boyunca kuruldu, daha önce yoktu. Şimdi başka bir çağ geliyor ve köklü devlet geleneği olan ülkelerin bu aşamada oyun kurucu olmaları doğal, ama nasıl yapacaklar? Asıl soru bu. Orman kanunuyla, güçlünün "hukuku"yla mı, yoksa uluslararası kurallar ve yasalarla mı? Eğer evrensel bir hukuk işletilebilirse, bu, uygarlığın şahikası olacak, savaşlar yapılmayacak. İnsanlığın, eskisinden daha az savaşmak istemek yönünde değiştiğine bakarak, yeni Dünya'nın az savaşla az kanla kurulabileceğini umabilir miyiz? Bence Evet. Bunu başaracak kıvrak pratik zeka, stratejik akıl ve değişim isteği bu topraklarda mevcut. Derin Anadolu ve İstanbul, bu konularda nihayet doğru kararları verecektir. Türkiye'nin yükselen yeni kutuplardan biri olmasını hedeflemeyen, eskiyle yetinen siyasetin başarı şansı düşük. Ama yüksek değerlerin son sözü söyleyeceklerini, makul aklın eninde sonunda kazanacağını ve müttefiklerinin de olacağını unutmamak koşuluyla.

Düşünmek, insanı neden melankolik yapar, ya da nasıl melankolik yapmaz?

Okumaya 9 Şubat 2007'de Boğaz vapurunda başladığım linguist George Steiner'in "Düşünmek insanı neden melankolik yapar" diye çevirebileceğim (Warum Denken traurig macht) kitap hakında 2011 yılında bloguma "bu konuda yazacağım" diye not düşmüşüm, ama o yazı hiç yazılmamış. Çok net bir nedeni var: Kitap, oldukça karamsar bir bakış açısının ürünü, yani bana biraz ters. Ama konunun önemine binaen ve dostların önerileri üzerine yeniden değinmeyi gerektiriyor, çünkü bana ters geliyor diye yanlışları ifade etmiş olmuyor ama tercihen üzerinde durmamışım, bu tavrımı da izah etmeye çalışacağım.
   Kitap sadece 90 sayfalık, akıcı olmayan garip bir dille yazılmış, en fazla iki günlük okuma malzemesi ve Düşünmek ediminin melankoli ile neden doğrudan ilintili olduğunu on maddede açıklamayı deniyor, ama ben kendi adıma yazarın bu tezini kanıtlamakta pek başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim, çünkü bu on maddeden ilki, düşüncenin sonsuzluğu, ama mükemmel olmayan, bölük pörçük sonsuzluğu, kitap da böyle. Evet, düşüncenin sınırları yok, sonsuz, ama esasen bir sürü eveleme gevelemeden ibaret ve bunu bilmek de insanı "üzüyor" diyen yazar, kitabında mistik Doğu inançlarında konsantrasyon ile beyindeki harala-gürelenin nasıl susturulabildiği konusuna sadece bir yerde biriki cümleyle değiniyor. Elbette herkesin Buddha rahibi veya Daocu keşiş olması gerekmiyor, ama "kafam neden bu kadar dağınık" diye depresyona giren insan sayısı hiç de o kadar fazla değil. Bunu özellikle yazıyorum, çünkü yazar "Düşünmek" derken, sadece felsefe-fikirkültürfiziği-lafcambazlığı sanatlarından bahsetmiyor, sıradan "Düşünmek" olayının da melankoli ile ilintili olduğunu söylüyor.
   İnsanın düz bir laser ışını aydınlığında fikir fikir üstüne aynı istikamette geliştirip geliştiremeyeceğinden dem vururken, bunun çok az insana nasip olduunu ve aşırı konsantrasyonun da balataları yaktığını, sadece matematikçiler ve satranç oyuncularının bu şekilde harikalar yarattıklarını falan anlatıyor. Evet yoğunlaşarak bir istikamette düşünmek ve önemli fizik/matematik/sosyal problemleri çözmek herkesin yapabildiği bir şey değil, -belki de belli meditasyon teknikleriyle herkes öğrenebilir (evet öğrenebilir) ama neden herkes yoğunlaşsın ve düşüncesini bir laser ışını gibi kullansın? İnsanı insan yapan ve orijinal ilginç yaratıcı olmasını sağlayan şey, onun kendine işkence yaparak tek bir şey/konu/dalgametre üzerinde yoğunlaşması değil ki. İnsan, özgür bir yaratık olarak, kafasından geçen çalkantılı nehirler kıvamındaki bin bir düşünce, anlık anımsamalar, dün duyduğu şarkı, gördüğü süper kadının aksi ve daha onyüzbinmilyon baloncuğun etkisi altında yaşıyor ve bunlar içinde kendince geliştirdiği bir seçicilikle bazılarına dikkat kesilip diğerlerini unutuyor. Yazar gibi bu lüzumsuz akışı "israf" sayıp üzülmenin alemi yok bence. Evet, bir çok yazar, bu yarımbuçuk düşünceler okyanusunu israf sayan yazarlar da olmuştur, hatta belki haklılardır da, ama her düşüncemizi allı pullu bilmemne teorisi haline getirip (maddi anlamda) "değerlendirmemiz" gerektiğini sanmıyorum. Yani yazarın konuya yaklaşım tavrı hep, bardağın boş tarafından.
   Düşüncelerimiz bizim, "bize has" tek hazinemiz, çünkü kesinlikle "tek" ve benzersiz. İşte tam burada yazar insanı tam orasından vuruyor ve kendimize has o düşüncelerin aslında ne kadar sıradan, ne kadar az sözcükten oluşan, peyderpey unutulan, belli bir halkın içine doğmuş ve genellikle o dille sınırlı bir banallıktan ibaret olduğunu gösterip, bunun ne kadar üzücü bir şey olduğunu herkesin içten içe bildiğini söylüyor. Şimdi ne kadar sıradan ve "solda sıfır" olduğumuzu kendi kendimize kanıtlamak istiyorsak, internetten dünyanın boyutlarına, bir de samanyolunun boyutlarına bakabiliriz. Dünya orada bir nokta bile değil -nerede kaldı insanın boyutları. O halde?! İnsan elbette çok özeldir ve en sıradan düşüncelerine rağmen böyledir. Bu sıradanlığın farkına erken varanlar, çok okuyup çok gezip hapşırdıkça çok yaşayıp, kendilerince hayatlarını anlamlandırmaya çalışıyorlar. Bu çaba elbette bir rahatsızlığın ürünü veya o rahatsızlık su yüzüne çıkmasın diye yapılan bir şey, ama bu yüzden karam karam kararmanın alemi yok. Zira hayat düşünmekten ibaret olmadığı gibi, insan da kendini sürekli birşeylerle/birileriyle kıyaslayıp mutsuzluk namzeti olmaya namzet bir varlık değil. Albert Einstein bile, "Benim gerçekten orijinal, sadece iki fikrim oldu hayatta" demiş olabilir. Hayatta -biz orijinal olduk desek bile- hiç orijinal bir fikir üretmemiş, hatta hiç orijinal bir hayat yaşamamış olabiliriz, ama bunlar bile hayatımızın kalitesiz olduğunu, buna üzülmemiz gerektiğini göstermez. Hayatın kalitesi esasen mutluluk katsayısıyla ve memnuniyet derecesiyle alakalıdır. Mağraya kapanan eski keşişleri neye yoracağız? Hepsi de mutlu mesut bilge insanlar olarak çıkmışlar mağralarından, hem de mümkün olduğunca az düşünerek. -Bu konuya döneceğiz.
   Düşünüyoruz derken, "Gerçek" denen şeyin ne olduğu konusunda kafamız karışık olabilir, hatta dürüstlüğün ne olduğu da sorun olabilir. Çokbilmişlere, "A yanıldın" denince yelkenleri indirmeden "Ama bak bu böyleyken böyle" diye asla kesin ve net yanıtlar veremedikleri gerçeğini izah etmek, elbette acıtır. Ama bunu yapmalı mıyız, veya bu net olmayan gerçeklerle, -üzülmeden- yaşayamaz mıyız? "Düşünmek, gerçeği ıskalamak demektir" evet, ama insanın gerçeğinin eni-boyu-derinliği konusunda bu kadar kibirli değil de, biraz daha mütevazi olmayı kabullensek? O zaman üzülmeyiz.
   İnsanın içinden konuşması ve düşüncelerinin büyük bölümünü bu monologların oluşturduğunu, düşüncenin önemli ölçüde dille alakasını ve bunların kısıtlılığını kafaya takmak mümkün, ama bu sonsuz çene yarışını nisbeten susturmak da mümkün. Yazar bunu kabul etmiyor ve "İki şey istemimiz dışındadır, asla durduramayız" diyor, "nefes almak ve düşünmek". Yazar, "Nefesimizi bile uzunca bir süre tutabiliriz, ama düşünmeyi aynı süre kadar durduramayız" diyor, ben bu konuda o kadar emin olmaması gerektiğini düşünenlerdenim (Nuray Mert beni andı!) George Steiner, insanın kendini ruhen geliştirmek itkisinin ağızlarda peydahladığı o aci "bilinmezlik" tadını, melankoli ile özdeşleştiriyor ve düşünce ile melankoli arasında bir (eşdeğer) karşılıklılık (equivalence/Äquivalenz) karabasanı üretiyor. Yanlış değil, ama doğru da değil. Konuya karabasan perspektifiyle yaklaşmak zorunda değiliz.
   Yazar, insanın üzüldüğü veya üzülmesi gereken diğer konunun, asla mükemmelliğe ulaşamaması olduğunu söylüyor. Ne kadar da doğru! Ama bazen, mükemmelliğe eriştiğimiz duygusuna, veya yakınımızda/ekranımızda birinin mükemmelliğe ulaştığı hissine kapılıyoruz. Ağustos böceklerinin ve karıncaların bu konuda farklı normları olmalı, tıpkı ejderha katili masal kahramanlarının ve tabii ki peygamberlerin brahmanların kamların, durmadan dönen gezegenlerin ve onlara özenen samimi dervişlerin farklı mükemmellik normları olduğu gibi. Belki insanlar, asla ulaşamadıkları mükemmelliği birilerine yakıştırıp onları kendilerine peygamber, melek, Tanrı yapıyorlardır? Bu, onların zavallılığını değil, büyüklüğünü ve mükemmellik saydıkları meçhule yaklaşma azimlerini ve büyük cesaretlerini gösterir. Ben olaya iyimser tarafından bakmayı tercih ederim. Evet insan hedeflediklerinin çoğuna ulaşamaz, planla hayatın iki farklı şey olduğunu tesadüflere takıla kapaklana öğrenir, düşüncenin ne kadar hızlı olduğunu, hayatın gerçeklerinin ne kadar yavaş olduğunu da yaşaya yanıla düşe kalka öğrenir. İnsan, umutla bin türlü hedefine doğru ilerlemeyi karınca adımlarıyla sürdürürken ne umuttan vazgeçebilir ne de karınca adımlarından, ama bütün bu mutsuzluk/melankoli "kaynakları"nı kurutmanın yolu yöntemi, sonsuz mistik kaynaklarda, Vedanta'da, Dao De Ching'de, Srimad Bhagavatam'da mevcuttur ve insan iç huzurunu bunlarsız da bulabilir. Burada hemen anlatabileceğim en kolay yöntem, üzerine yoğunlaşıp düzenli olarak düşüneceğiniz, onu aksiyona dönüştürüp bir sonuca bağlayacağınız problemler çözmektir. Mesela bir yıllığına Fiji'ye mi gitmek istiyorsunuz? Bunu seferberlik-savaş meselesi falan gibi bir şey ilan edip, parasını pulunu ve orada ne kadar süre kalıp ne yapacağınızı, tek kuruş paranız da olmadan planlayıp gerçekleştirebilirsiniz, yeter ki belli bir düşünce yoğunluğuna samimiyetle ulaşın. Fırsatlar, olaylar, tesadüfler, bir şekilde gerçekleştirmenize destek olacaklardır. Haberi bulan ve herkese -nerden buldun- dedirten gazeteciler, bunu çok iyi anlayacaklardır, veya aklına cins cins fikirler gelen yazarlar. Önemli olan yoğunlaşmak ve samimiyettir. Bu ikisi, melankolinin düşmanıdır. Bütün gün arpacı kumrusu olmanıza gerek yok. Devamlılık ve işin peşini bırakmamak, inanmak esastır. Tabii hayatınızı böyle cenderelerle sıkmanıza gerek yok. Eğer hayatınızdan memnun olmayı biliyorsanız, bunların asgarisiyle yetinebilirsiniz, en mutlu insanların ünlü ve zengin olmadıklarını, mütevazi evlerde oturduklarını ve kendini para diye paralayanları hayretle seyrettiklerini unutmamak şartıyla. Düşünceler ile düşüncelerin gerçekleşmesi arasındaki "fark" ("uçurum" da diyebilirdik) oldukça büyüktür, ama çaba ve umut esastır. Bu elbette insanı karartan bir durum, ama ille de "yapacam" diyorsanız, cendereye girip yukarıda yazdığım kaynaklara başvurabilir ve çabalarınızın yoğunluğunu yüksek oktanlı hale damıtabilirsiniz ve sonra daha kolay mutlulukları tercih edebilirsiniz, bunların zamanını türünü kendiniz belirleyebilirsiniz. Melankolik olmayacağınızı göreceksiniz. İnsanları, "saygın" olabilsinler diye kıçıkırık "büyük adamlar" tarafından konmuş normlara uymaya zorlayıp, zorlandıkları sürece mutsuz, başaramadıklarında daha da mutsuz olmalarını dayatmanın, en başta özgürlük prensibi ile sorunu var. Hayatın sadece nicel değil, nitel kaliteyle alakalı bir şey olduğunu unutmamak gerekir.
   İnsanın "makul akıl" dediği, ondan da öte matematiği fiziği, evreni falan açıklarken "insana göre" açıklıyor -ve sırf bu nedenle zaman zaman "saçma" gelen anlaşılmazlıklara bilinmezliklere tosluyor. İnsanın samanyolundaki noktanın noktası canlılar olarak bu kadar büyük sayılarla hesaplar yaparak eğlenmesi bile başlı başına uşuracak sevinç malzemesidir, üzüntü değil. Yazara kalacak olursa makul akıl daima bir yerde karanlığa toslamaktadır, aydınlık hep bir yerde karanlığın önünde duraklamaktadır. E ne yapalım? Kaldığı yerden devam edecektir ve arada en kral şarabın dibine vurup en güzel aşkları da yaşayacaktır.
   Aşk demişken, insanın en sevdiği en yakınının düşüncelerini dahi çözememesi, anlayamaması da yazarın melankoli konusu. Bu yüzden memlekette sayısız cinayet işleniyor da olsa, konu bir uygarlık meselesidir. Hem ağlar hem gideriz, hem üzülür hem seviniriz. Her düşüncenin bilinmemesi hiç de fena bir şey değildir bana sorarsanız.
   Bazı düşünceler düşünmeye değmez. Sadece bu bile önemli ölçüde negatif düşüncelerden uzaklaşmaya, üzülmeyip yaşamaya yardımcı olur. Sıradan günlük düşünce ötesi "fikriyat" anlamında "düşünmek" öğrenilebilir mi? Elbette! Ama "hadi, bundan kelli ben düşünmeyi öğreneceğim" diyorsanız, -bu tüm işler için geçerlidir- o işten uzaksınız demektir. Elbette öğrenebilirsiniz, uzaya gönderilen uyduları regaip kandili sırasında melekler imal etmiyor, hepsi insan ürünü ve bence -akli melekesi- ortalamanın ortasında herkes, her şeyi hakkıyla öğrenebilir, ama öğren meli midir? Asıl soru budur. Çünkü düşünmeye karar veren kişi, bunu çoktan, hem de üzerinde düşünmeden yapmıştır, onunla ilgili konularla ilgileniyordur ve amcası-dayısı "sen bundan sonra düşün" dedi diye bir gece ansızın düşünmeye karar vermez. Kendini iyi gözlemleyebilenler bir gece ansızın böyle kararlar vermezler. Her insanın kendi doğasına has böyle "karar vermeden vermiş olduğu kararları" vardır. Buna uygun yaşayanların, melankolik olmalarına ne gerek ne hacet ne de gereksinim vardır. Hayat, düşüncenin binbir türüne açık renkli bir alandır ve bunlardan biri, diğerinden daha değerli veya değersiz değildir. Bilmemkaçmilyon ışık yılı uzaktan Dünyaya bakmaya gerek yok, Ay'dan Dünyaya baktığınızda bile bu gerçeği görebilirsiniz. Düşüncenin özgür akışını susturmak, hatta kendini/nefsini "terbiye" ederek ("marizlemek" anlamında), öğrenme kapasitenizi ve dikkat/yoğunlaşma kapasitenizi artırabilirsiniz. Bu konuda günümüzde uzak Doğu'da çok şey öğrenebilirsiniz, hatta iradenizi kullanıp kendi metodlarınızı kendiniz de geliştirebilirsiniz -yeter ki o kurallarınıza sadık kalın (ama neden?! Eğer bir konuya yatkınsanız, kendinize eziyet etmenize genellikle gerek kalmaz). Ama düşünmek ile yaratıcılık arasındaki farkın daima bir burukluk kaynağı olabileceğini düşünmek yerine, bunları "doğal akışlarına" bırakabiliriz.
   Yazarın sözünü ettiği son melonkoli kaynağı, "Önce söz vardı" veya "Yaratan Tanrı'nın adıyla oku" sözlerinden tanıdığımız: Dil. Yazar, kendi uzmanlık alanında yazmanın verdiği rahatlıkla, Tanrı'nın ve inancın önemine, günümüzde bunun reddinin, bu açığın (sadece kanıt/kunut malzemesi olmamasına rağmen) -bilimsel veya mantıksal gerekçelerle kapatılamamasını da bir melankoli gerekçesi sayıyor.
   Bugünün laik akıl-fikir toplumu, sınırsız söz ve rasyonel düşünce üzerinde geliştirilerek inşa edildi, ama Tanrı üzerine/merkezli konuşmaların tartışmaların yerini tutabilecek bir faktör (inancın son birkaç yüzyıldır modern toplumların gündeminden düşmesine rağmen) bulunmuyor. Onbin yıldır insanın düşünce/hayal dünyasını şekillendirmiş inançların, Tanrı fikrinin ve onlardan kaynaklı metaforların, deyimlerin, düşünce kalıplarının vs. etkisinin, üçyüz yıllık bir modernleşme/kapitalistleşme sürecinde insanın harcındaki payını görmezden gelmek/reddetmek mümkün değil, ama bal gibi reddediliyor, bilim/ilim/dilim bunu gerektiriyor ve bu da "üzüyor." Yazar, onca belirsizlik sürerken, en azından insanın varoluşu kadar eski Tanrı/kutsal kavramı'nın rasyonel düşünce adına iptalini, melankoli gerekçesi sayıyor. Tanrı, Twitter Thread'leri ile reddedilip yerine günlük rasyonel "neden-sonuç" ilişkilerinin ve akıllı laf salatalarının konabileceği bir faktör değil. Ama bu üzüntü konusu bile, Tanrı'nın bu zamana göre yeniden tarifiyle aşılabilir, üstelik bu, insanların Kal-ü Belâ'dan beri yaptıkları şeylerden olur. Her çağın kendine göre bir Tanrı/kutsal anlayışı var, bu çağın neden olmasın?
   İnsanı esas üzüntüye gark edenler: klişeler ve yarımbuçukluklar ve vıdı vıdı konuşup hiç bir şey söylememekler. Çokluktan ziya kaliteye odaklanınca, melankoli nedenleri de kendiliğinden ortadan kalkıyor ve geriye dingin, canlı, derin bir huzur kalıyor. Mutluluk için sağlam bir dayanak noktası. O halde düşünceyi ve keşişler gibi "düşünmemeyi", malankoli değil, sevinç nedeni haline getirebiliriz. Düşüncenin hızı ve eylemin ahesteliği arasındaki farkı bilir ve kabullenirsek, boş yere üzülmemize gerek kalmaz.

20'inci Yüzyılın gizli kalmış en önemli siyasi olayından, 21'inci Yüzyılın belirmekte olan en önemli siyasi olayına

Dünyanın bugünkü siyasi coğrafyasını belirleyen tarihi gelişmelerin ve faktörlerin önem sıralaması, yorumlayanlara göre değişir elbette, ama gözden kaçmış bir olaysa, özellikle önem kazanıyor. Zira suyun içinde yaşayan canlıların suyun farkına varmamaları (veya ancak su iyice kirlenince anlamaları) gibi temel olaylar, farkına varılmayanın önemsizliğini değil, önemini gösterir genellikle. 21'inci yüzyıla damgasını vuracak önemdeki ve kalitedeki faktörleri anlamaya çalışırken, 20'inci yüzyılda -gözden kaçmış- böyle belirleyici faktörlerden birini özellikle anmakta fayda var.
   Geçen Yüzyılı siyasi açıdan belirleyen ve gözden kaçmış en önemli olaylar sıralamasında liste başı olan hangisidir? Ben bunu açıklamak için önce birkaç istatistiğe dikkatinizi çekeceğim.
   Milletler Cemiyeti 1919'da 32 bağımsız ülke tarafından kuruldu. Kurucu ülkeler arasında Asya'dan sadece 3 ülke bulunmaktaydı: Çin, Japonya ve Siam (bu ülke 1939'da "Tayland" adını almıştır). Güney Amerika'dan 9 ülke, Afrika'dan sadece Güney Afrika (resmen Büyük Britanya'ya bağlı) ve Liberya (ABD'nin koruması altında ilk bağımsız Afrika ülkesi). Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri tarafından, bir daha bu ölçekte Dünya Savaşı olmaması ve olmadan önlenmesi mantığıyla kurulan Milletler Camiyeti, ilhamını Immanuel Kant'ın yüz sayfalık "Zum Ewigen Frieden" (Sonsuz Barış Üzerine) adlı metninde değindiği "Milletler Hukuku" fikrinden almıştır. Kant 1795'de yazdığı bu eserinde, ancak uluslararası hukuk temelinde, kalıcı bir barışın kurulabileceğini söyler. (Gerçi yüz yıl kadar önce bu fikri Hollandalı Hugo Grotius savunmuştur, ama esasen Kant'a atıfta bulunulur)
   Almanya 1926'da, Türkiye 1932'de, Sovyetler Birliği ise 1934'de Milletler Cemiyetine üye oldu.
Burada ilginç olan, Birleşmiş Milletler'i 1945'de kuran -bağımsız- devletlerin sayısının 51'e çıkması değildir sadece, "eski sömürge"lerin sayısının azalma trendinin iyice belirginleşmesidir.
   Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde 1913'de, "Büyük Devletler"in (yani Lenin'in ifadesiyle "Emperyalist ülkeler"in) 163 sömürgesi/kolonisi bulunmaktaydı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1957 yılında bu sayı 82'ye düşmüştü. Sadece 1960 yılında 18 eski sömürge bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlığını kazanan ülkeler, aradan aylar geçmeden, hemen Birleşmiş Milletlere üye oluyorlardı. 1975 yılında Birleşmiş Milletlere üye devlet sayısı 144 idi, bugün 193, ve bu bağımsız devletlerin büyük çoğunluğu eski sömürge...
   Bu verileri okuyunca benim de ilk reaksiyonum, "Eee, ne var?!" olmuştu. Bu sayılara yukarıdan aşağıya bakarken görünmeyen ilk önemli faktör şu: Eskiden bir büyük imparatorluk dağıldığında, onun yerini yeni bir imparatorluk alırdı. Selçuklu dağılınca, yerini Osmanlılar, Safeviler falan almıştı. 20'inci yüzyılda bu kadim kural bozuldu. (Bugünün Dünya siyasi coğrafyasını oluşturan devletlerin çok büyük bölümü, büyük devletlerin dağılması sonucu ortaya çıkmıştır. Eski Osmanlı coğrafyasında bugün elliye yakın bağımsız devlet bulunuyor. Türkiye Cumhuriyeti esasen, Osmanlı'nın üç vilayeti üzerine kuruldu: Anadolu, Karaman, Sivas vilayetleri)
   20'inci Yüzyılı belirleyen ilk önemli -görünmeyen nokta- İmparatorlukların dağılması -veya merkezlerine indirgenmesi- prosesi sırasında ortaya çıkan yeni bağımsız devletleri, eskiden olduğu gibi yeni peydahlanan imparatorlukların yutmamasıdır. Sovyetler Birliği'nin Orta Asya ve Doğu Avrupa'yı vd. kontrol altına alması ve hatta ülke haritasına katması gibi olaylar bile eski imparatorluk fetihlerinden kategorik olarak farklıdır.
   İkinci önemli faktör, Dünya'da yeni bir "Bağımsızlığa kavuşma otomatizmi"nin ve ondan da önemlisi, sayısı ve ağırlığı hızla artan bir "Bağımsızlığa hak vermek, tanımak" mantalitesinin doğup serpilmesidir. İnsanların gözünde, başka halkları boyunduruk altında tutmak ahlaksızlık sayılmaya başlanmıştır. Yeni bir sosyal etik haline gelen bu tavrın, 20'inci Yüzyılı şekillendiren en önemli etmen olduğunu ve yükselen Sol/Komünist düşüncenin ilham verdiği mücadele biçimleriyle alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Sömürgelerde yaşayan insanların, emperyalist merkezlerdeki insanlar kadar özgürlüğe ve eşitliğe layık oldukları düşüncesi, sömürgelerin siyasi bağımsızlıklarına kavuşması fikrinin kolay doğmasına ve Avrupa'da halk arasında destek bulmasına neden olmuştur.
   Birleşmiş Milletler, Dünyada hakim hale gelen bu mantalitenin ifadesi olarak 1960'da, 1514 numaralı kararını açıkladı: "Her halk kendi kaderini belirleme hakkına sahiptir ve bu hakka uygun olarak siyasi statüsünü (yönetim biçimini), sosyal ve kültürel gelişme biçimini özgürce seçme hakkına sahiptir." Aynı maddeyle, halkların "yabancı hakimiyeti altına girmelerine neden olunması" da "Milletler hukuku"na aykırı sayılmıştır.
    İkinci Dünya Savaşı'ndan çıkan eski emperyalist ülkelerden Almanya, savaş sonrası tüm sömürgelerini yitirdi ve o devir Almanya için kapandı, ama İngiltere, Fransa, Hollanda, hatta İspanya ve Portekiz için tamamen kapanmamıştı. Mesela koskoca Hindistan, hâlâ Büyük Britanya tahtının mülkü sayılıyordu. (En son sömürgeci Portekiz, bu "hâli"ne 1974 Karanfil Devrimi ile son verdi ve aynı yıl Guinea-Bissau bağımsızlığını kazandı. Portekizle savaşan Mozambik, Angola, Sao Tome ve Kap Verde, 1975'de bağımsızlık ilan ettiler, böylece sömürgeler ve sömürgeciler çağı sona erdi)
   İkinci Dünya Savaşı sonrasında iyice zayıflayan eski emperyalist ülkeler, Dünya'da yaygınlaşan "Bağımsızlığı haklı görmek" düşüncesine mecburen "hak verip", eski sömürgelerine askeri törenlerle veda ederken, "Bağımsızlıkları için bize müteşekkir kalacaklardır ve bize siyasi bakımdan bağımlı kalacaklardır, biz bunları sonra da yönlendiririz" diye düşünüyorlardı. Yeni bağımsız devletlerin aklen fikren de bağımsızlıklarını kazanmalarının çok uzun süreceği farzediliyordu. Ama hiç de öyle olmadı. Bu yeni ülkeler, en fazla on-yirmi yıl gibi hızlı süreçlerde özgüven kazanıp, üstüne üstlük bir de sömürgecilerine karşı milliyetçilikler geliştirdiler.
   20'inci yüzyılı siyasi açıdan önemli yapan, Dünyanın (birki istisna dışında) tamamının, Birleşmiş Milletler normlarına uygun teritoryal (ulus-) devletlere ayrışmış olmasıdır. Üstelik ABD'ye 2001 El Kaide saldırısıyla başlayan 21'inci Yüzyılda teritoryal devletler sınırlarının neoliberal globalleşme ile iyice geçirgen hale gelmesine rağmen, siyasi ufalanma trendi sürmüş, ama ufalanma durmuştur. Siyasi coğrafyanın sürekli daha küçük parçalara ayrılma eğiliminin, 2007-2008 kategorik sistem krizinin sonrasındaki aşamada, sistemin kriz ideolojisi İslamcılık tarafından ve etnik kimlikçilikler tarafından sürdürülmek istenmesine rağmen, bir yerde durduğu görülüyor ve tam da bu noktada, 21'inci Yüzyılın -gözden kaçmaya aday- tayin edici olası faktörlerinden birini konuşabiliriz.
   Teritoryal yeni devlet kurmak fikriyatı, Güney Sudan'ın bağımsızlığını ilan etmesi ve BM'e kabul edilmesiyle -sembolik olarak da olsa- sona ermiş görülüyor. Bundan sonra ortaya çıkan teritoryal "İslam Devleti" deneyi, bundan böyle malum norm dışı yeni teritoryal devlet kurmanın imkansızlığını bir kez daha tescil etti. Hatta BM normlarına uygun bir Katalan ve bir Kürt devleti kurma girişimleri bile, uluslararası camia tarafından reddedildi, başarısızlığa uğradı, hatta alenen bastırıldı.
   20'inci Yüzyılın ilk 20 yıllık bölümünde, "Ulusal Bağımsızlık Mücadelelerini desteklemek" fikrinin, Komintern'in ve SSCB'nin koruması altında yayıldığını, bundan da ilk önce Türklerin, sonra Çinlilerin ve diğer halkların yararlandıklarını daha önce de yazmıştım. Ama aynı fikriyattan, bağımsızlıkçı evrensel etik kuralların doğması ve bunların global ölçekte benimsenmesi son derece önemlidir ve gözden kaçan en önemli faktördür. Kısacası, 20'inci Yüzyılda, evrensel etik anlamında -klasik sömürgeci emperyalizme karşı- muazzam bir ruhsal değişim/dönüşüm yaşanmıştır.
   Bu noktadan Türkiye'ye bakacak olursak, aklı-fikri Birinci Dünya Savaşı öncesi Jöntürk devriminden laikliğin tesisine kadarki dönemde kalmış Yeni Osmanlıcı intikam yeminlerinin de, Turancı/Milliyetçi Enverciliğin de, Osmanlı'nın dağılmasını önlemek gibi bir şansının kesinlikle bulunmadığını bir kere daha idrak ediyoruz. Trend, imparatorlukların küçük ulus-devletlere bölünmesi istikametindeydi ve istisnasız bütün büyük devletler/imparatorluklar, bu süreçte yıkılmak/dağılmak veya demokrasinin şartlarına entegre olmak zorundaydılar. Bu zorunluluk, süreç içinde halkların değişen mantalitesiyle ilgili bir durumdu. Yani ürkek Vahdettin efendi ve Yeşil Ordu'su, Anadolu'daki bağımsızlık mücadelesini yenip sustursaydı, en fazla on yıl, bilemedin yirmi yıl sonra yeniden yıkılacaktı ve belki geriye Hilafet falan değil, Diyanet bile kalmayacaktı, çünkü 1930'lardan itibaren Dünyanın en ateist devrinin yaşandığını ve o dönemde iktidarı ele geçiren milliyetçiliklerin, kendi krallarına/hükümdarlarına karşı çok daha gaddar davrandıkları malum. Hindistan bile 1950'den önce bağımsızlığını kazandı, Türkiye de mutlaka kazanırdı.
   O halde, 21'inci Yüzyılı belirleyecek faktörlere bakarken, esas gözönünde bulundurmamız gereken faktörlerin başında, insanların farkına varmadan zaman içinde karşılıklı etkileşim içinde bir bütün/global olarak kurdukları evrensel etik anlayışı geliyor. Günümüzde ideolojilerin, 20'inci Yüzyılda Sol fikirlerin başardığını başarmaktan tamamen uzak olduğunu islamcılık deneyinde gördük. İslamcılık, modern zamanlara uygun tipik bir ideoloji farmatında kurgulanmıştı ve hatta eski Sol'un icad ettiği bir çok terimi kullanıyordu, mesela nam-ı diğer "Emperyalizm"i. Fakat İslamcılık, bir ideolojiden beklenenin tam tersi bir etkiyle, "iyilere negatif örnek şablonu" haline geldi ve yeryüzünden silinmeden önce lanetlenmenin de adı oldu. 20'inci Yüzyıl başında Prusyalılar tarafından icad edilmiş olsa da İslamcılık,1990'lardan 21'inci Yüzyıla sarkan etki alanında, "En son ideoloji" olarak, yüzyılı belirleyecek yeni mantalitenin şekillenmesinde -negatif örnek olarak- önemli bir rol oynuyor. BM'ye hemen üye yapılan yeni teritoryal ulus-devletler furyasına benzer bir gelişme, bugün internette yaşanıyor. Artık Dünya nüfusunun çok büyük bir bölümünün kullandığı Smartphon'lar üzerinden, oradaki sosyal ağları kullanırken veya insanlar arasında ilişkilerin yeni kurallarını öğrenirken, herkesin sadık kaldığı bir yeni evrensel etik şekilleniyor ve bu etik, 21'inci Yüzyılı şekillendirecek başat güç.
   20'inci Yüzyılda Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve bağımsız devlet kurmaları nasıl "doğal ve etik" sayılıyorduysa, bugün de insan haysiyeti/hakları, kadın özgürleşmesi, hayvan sevgisi/hakları ve sınırlar ötesi anlık kümeleşmeler, çeşitli konularda geçici siyasi örgütlenmeler, dinci/teolojik politikanın son ideolojisi İslamcılığın tersi değerleri yükseltiyor ve bu ivme küçümsenmeyecek bir başlangıca işaret ediyor. Sonuncu olarak İslamcılık tarafından temsil edilen teolojik ideolojinin kadını küçülten/baskılayan, yasakçı/günahçı sınırlılığı, despotizmi, barbarlığı, 20'inci Yüzyılda köhne Emperyalizmlerin oynadığı rolü oynayarak bir ilk nefret objesi halinde algılanıyor. Bu anlamda, internet üzerinden yayılan ve benimsenen evrensel etiğin, neoseküler bir özelliğe sahip olacağı görülse de, klasik teolojik politikanın bundan sonra 21'inci Yüzyılda sadece marjinal/yerel zayıf bir faktör olmaktan öte gidemeyeceğini gösteriyor. Buradan yola çıkarak, "Anlam arayışı"nın, klasik (alıntıcı) kitabî/Gazalî din anlayışından oldukça uzaklaşacağını söyleyebiliriz. Onun yerine, Taoizm ve Budizm gibi, çok köklü -Monoteist olmayan- dinlerin, "Anlam arayışı"nda ön plana çıkabileceğini söyleyebiliriz. Asya'nın yükselişine de uyan bu eğilim, bildiğimiz anlamda (İslamcı tipi) teolojik politikanın da ebedi sonu olabilir.
   Yeni neoseküler evrensel etiğin siyasi coğrafyadaki karşılığı ne olur? Mevcut düzeni sahici anlamda sallayacak veya yıkacak bir savaş/kriz olmadığı müddetçe, resmen ulusal sınırlar değişmeden kalmakla birlikte, o sınırlar ötesi birlikler, ortak hareketler, ortak kültürler, büyük bir değişkenlik içinde varolacaktır kuşkusuz. Ama siyasi sınırların sadece sembolik ve ikincil hale geldiği çokkültürlü internet ahalisinin yerinden yönetimleri esas alacağı bir dönem geliyor. Petrol/gas gibi sentral enerji biçimlerinin yerini desentral enerji biçimlerinin almakta olduğu bir süreci yaşıyoruz. Bu sürecin, 21'inci Yüzyıl içinde kesinlikle tamamlanıp, kapitalist sistemin ve kapitalist yaşam biçiminin de önemli/zorunlu değişim geçireceğini hesaba katabiliriz. Bu değişimin motorunu da yeni bir özgürlük anlayışı teşkil edecek gibi. (Korumacı/barışçı/vd. anlamlarda) "Kadınsı değerlerin yükselişi", "Hayvanların yaşam hakkı", global anlamda bireyin yeniden tarifi ve ona uygun evrensel bir hukukun kurulması, 21'inci Yüzyılda bütün bunlara yaşam alanı sunacak yeni bir seküler siyasi yapıyı gerektiriyor.

Osmanlı'nın kaderini belirleyen şehir Manila ve 1571 yılı

Tarihin ana yörüngesinin tesadüfler tarafından çizildiği bir gerçek. Tesadüfleri iyi anlamanın yolu, alınan kararların doğruluğu ve yanlışlığının sonuçlarına bakmak olmalı. Çünkü tesadüflere rağmen bu ülkede yaşayan insanların ataları da kararlarında özgürdüler. Türkiye'de, 1911 sonrasında netleşen Osmanlı'nın yıkılışı ve bu nedenle yaşanan travmadan, o dönemden bugüne kalan malum aşağılık kompleksinden, (özellikle 2013'den beri) onun nasıl aşılmakta olduğundan çok bahsettim. Ama şimdi konu farklı. Beni okuyanlar arasında, bugün de samimi olarak Osmanlı'nın yıkılışına üzülen ve onun yeniden tesisi için geçtiğimiz yıllarda samimi bir şekilde düşünüp kafa patlatmış, hatta geçtiğimiz yıllarda bunun için kendince çabalamış dostlar da var. Osmanlı'nın yıkılışına giden yol iyi anlaşılırsa, onun aynı zihniyetle yeniden tesisinin neden kesin başarısızlığa uğradığını anlamak kolaylaşacaktır. Tarihe sağlıklı yaklaşım, ondan öğrenerek oluyor, kuru böbürlenmelerle ve eski hataların tekrarıyla değil. Bu yazının konusu: "Osmanlı, 16. Yüzyılda doğru kararlar alıp belli bir zihniyet değişikliğine gitseydi, bugün Büyük Britanya gibi demokratik bir Krallık/Padişahlık olarak -hatta çok daha büyük bir ülke olarak- yaşayabilir miydi?" sorusuna her okurun kendince yanıt verebilmesi için bazı veriler sunmak. Elbette bunun için tarihten bahsetmeliyiz ve bir blog yazısı formatı dahilinde birkaç şey söylemeliyiz.
   Yavuz Sultan Selim'in 1517 Mısır seferinin ve Diyarbakır'dan Yemen'e kadar geniş bir coğrafyanın İstanbul'un kontrolüne geçmesinin sadece Osmanlı İmparatorluğunun kimyası açısından değil, Dünya için de ne kadar önemli olduğunu Twitter'da yazdım. Zaman, uluslararası ticaretin yeni bir ivme kazanıp kendince yeni bir globalleşmenin yaşandığı ilginç bir zaman. Bugünkü Birleşik Arap Emirlikleri'nin bulunduğu bölgedeki limanlar, Yavuz'un Mısır seferine kadar, Avrupa'ya uzanan baharat yolunun ve at ticaretinin kilit noktası. Portekiz gemileri Hindistan'dan ve Çin'den gelen baharat ve lüks eşyaları buraya getiriyorlar, oradan da deniz yoluyla Mısır'a İskendieriye'ye. Akdeniz üzerinden Avrupa'ya uzanan bir ticaret yolu var. Bu ticareti müthiş canlandıran şey ise, İspanyolların bugünkü Bolivya'da And dağlarında keşfettikleri "tarihin en büyük gümüş yatakları". Amerika'yı, Osmanlı topraklarından geçerek rahat rahat Hindistan'a gidemedikleri için yeni bir yol ararken keşfeden ve oranın yerlilerine "Hintli" anlamında "Indian" adını takan Avrupalıların en büyük düşü, I. Selim'in oluşturduğu devasa bariyerin etrafından dolaşacak bir yol bulmaktı. Buradaki ilk sorumuz, "Neden bariyer?" sorusudur. Bal gibi açık bir ticaret alanı da olabilirdi, zira Dünyanın merkezi!
   Ticaret yolları elbette bir günde değişmedi, ama Türklerin koyduğu ticari vergiler İstanbul'a oluk oluk akadursun, bu yeni zenginliğin nimetleri Osmanlı coğrafyasında pıtrak gibi biten muhteşem camiler, saraylar, hanlar hamamlar şeklinde ifade buldu. Osmanlı'nın Yavuz ve Kanuni devrine tekabül eden "Yükselme devri"nin ardında bu nemalanma oldukça önemlidir. Türk İmparatorluğunun en önemli gelir kaynaklarından biri, bu yoğun ticaretten alınan "vergiler" idi. Aynı dönemde "Gaza" (yani talan/soygun) ekonomisinin önemli ölçüde önem kaybetmeye başladığını, "toprak almak"la eskisi kadar kazanç elde edilemediğini görüyoruz. Yani, daha sonra kapitalist sistemi ortaya çıkaracak (ilk önce Hollanda'da ortaya çıkmıştır), ticaretin uçtuğu bir dönem söz konusu. İstanbul'un Türkler tarafından alındığı yıllardan başlayarak 16'ıncı yüzyılın sonuna kadar uzanan bu çok önemli dönemde Dünyanın bu güne uzanan kaderini belirleyecek -şimdi acaip görünen- bazı kararlar alınmış ve uygulanmıştır.
   Yavuz Mısır'ı "aldığı"nda, yeryüzündeki en büyük üç ülkeden biri Türklerin Rumlarla birlikte kurup yönettikleri Osmanlı İmparatorluğuydu ve bu imparatorlukta Rumlar artık Türklerden belirgin şekilde daha zayıf bir bileşendi. İkisi Müslüman ikisi Hristiyan dört aile tarafından kurulan ve Anadolu'dan asker getirebildiği için "eşitler arasında birinci" seçilen Osmanlı ailesi (aslında "Otoman/Itman" veya "Ataman"), İmparatorluğun yönetilmesinde diğer üç ailenin de söz sahibi olması ilkesine en son I. Selim dönemine kadar sadık kaldı. Sonra, Hilafet Mısır'ından getirilen "Ulema" ile birlikte yönetimden özellikle Rumlar dışlandılar (konu hakkında bu blogda yazılar bulabilirsiniz) ve Osmanlı devleti giderek Emevileşti. Bugün "Osmanlı" dediğimiz bu yapı Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren kabuk değiştirirken, Dünya'da sahiden yeni bir çağ açılmıştı. Osmanlı, Avrupa Hristiyan kültüründen yükselen bu yeniliğe, Rum kökenini baskılayıp tasfiye etmek yerine ona alan açarak karşılayabilir veya Müslümanları bu konuda cesaretlendirebilirdi. Bu, daha Fatih zamanında başlayan ama asıl Yavuz döneminden itibaren kesinlik kazanan yanlış kararlardan ilkidir. Durum farklı mecrada gelişseydi ve Mısır'da 20'inci Yüzyıla kadar olduğu gibi gaha geniş bir Hristiyan halk kesimi ülkenin önemli bir kesimi olarak kalsaydı, yeni başlayan -Hristiyan Avrupa'nın başını çektiği- ticaret çağına adaptasyon çok daha kolay olabilirdi ve Osmanlı'nın ikinci yanlış kararı baştan önlenebilirdi...
   Osmanlı'nın ikinci büyük yanlış karararı, Rumlarla birlikte başlattığı Ortaçağ tipi "Gaza" ekonomisini, kör bir inatla sürdürmesidir. Bu arada "Rum eline gazaya giden Gaziler", önemli ölçüde Rum kökenli "Gazi"lerin komutasındaydı. Kurucu ailelerden ikisi olan Rum Mihaloğulları ve Evrenosoğulları, "Yükselme Devri"nde, esasen bu işlerle uğraştılar. "Devlete gelir sağlamak" dendiği zaman akla gelen ilk şey, bütün bu önemli değişim dönemi boyunca talan/ganimet ekonomisiydi. Osmanlı tarihinde gerçekten de en önemli olaylar, padişahların sefere çıkmaları ve biryerleri "almaya" çalışmalarıydı ve bu değişmez zihniyet, Osmanlı'nın çöküş devrine girmesi için en önemli altyapıyı sunuyordu.
   I. Selim'in Mısır'ı alışından sonra yaşanan en önemli olaylardan birinin batı Hindistan'daki Diu'da 1538'de yaşanan Osmanlı-Portekiz savaşı olduğundan daha önce bahsetmiştim. Avrupa'nın baharat ticaretinde -yaptıkları anlaşmalarla- bir monopol/tekel kuran Portekiz armadasının batı Hint Okyanusunda Osmanlı gemileri tarafından yenilmesi, çok önemli bir kararın eşiğidir. Bu tarihte Osmanlı, ağırlığını Avrupa'daki Habsburglar'a ve İran'a karşı pahalı seferlere çıkmaya vermeyip, kendi tüccarlarını kendi savaş gücüyle destekleyerek, yani İspanya ve Portekiz gibi yaparak Hindistan'a ticaret kapılarını açsaydı/kolaylaştırsaydı, tarih bambaşka bir mecrada ilerleyebilirdi. Ama "Küffara karşı Gaza" adlı, uygarlığa hiç bir katkısı olmayan "fikir" ağır bastı. Osmanlı eliti, feodal toprak ilhakının giderek daha kârsız bir iş olduğunu görmüş olmalıydı, zira burnunun dibinde Venedik Cumhuriyeti gibi birkaç metrekare arsa üzerine kurulmuş küçük ama güçlü bir muktedirlik örneği vardı. İspanya ve Portekiz de -Amerika'daki varlıklarına rağmen- küçük ülkelerdi.
   Kanuni devrinde Osmanlı bölgesinin ticaret için hiç tekin olmayan bir alana dönüştüğü ve yüksek vergilerden/kontrolden kaçmak isteyen tüccarların alternatif yollar aradıklarını ve bulduklarını biliyoruz. Ama bu yeni yollar elli ve daha uzun bir süre içinde esas yollar haline gelmişlerdir.
    1517 kadar 1571 yılı da tayin edici önemde, çünkü Türklerin nedense hiç ilgilenmedikleri Hindistan ticaretinde bir dönüm noktası. Dünyanın yuvarlak olduğunun gene Portekizler tarafından keşfinden sonra, Türklerin bölgesine hiç uğramadan ticaret yapmak fikri fiks bir saplantıya dönüşmüşe benzer. Tüm zorluğuna ve tehlikesine rağmen Portekizliler, Çin'den gelen ve Avrupa'da (ve İstanbul sarayında) çok aranan nesne "porselen"i ve baharatı ve tabii -en önemlisi- atları bir şekilde Osmanlı kontrol bölgesinden veya yakınından geçirmek zorunda kalıyolardı. Mesela Afrika'nın güneyinden dolaşan gemiler bile Kap burnuna doğru iyice güneye ininceye kadar Türk gemileri tarafından taciz edilebiliyorlardıi zira Arap yarımadası tamamen İstanbul'un kontrolündeydi. Ama inat bu ya, İstanbul bu gücünü, sürekli anlamsız bir düşmanlık ve savaş lehinde kullandı, ticareti desteklemeyip köstekledi, haraç aldı. Osmanlı, "şunların ticaretinden haraç alacağımıza, onu biz yapalım" demedi. Bu malum Müslüman-Hristiyan düşmanlığının hiş de sanıldığı gibi kronik/otomatik olmadığını İngilizler anlamış ve kendi çağlarının açılmasında bu bilgiyi kullanmışlardır. Kraliçe, Büyük Britanya'nın yükselişinin en başında İstanbul Sarayı ile çok iyi ilişkiler kurarak bunu anladığını kanıtlamıştır, ama Osmanlılar anlamadılar.
   Bu arada Güney Amerika'dan çıkartılan gümüş, sikkelere (veya külçelere) dönüştürülerek önce İber yarımadasına getiriliyordu, oradan gemilerle Afrika'nın etrafında dolaşılarak alışverişe Çin'e ve Hindistan'a gönderiliyordu. İşte İspanyollar tam bu zorlu yolculuklardan bunalmışlarken yeni bir yolu Macellan zihniyetiyle keşfettiler. Yıl 1571'di ve Sokollu'nun "halatları ibrişimden, yelkenleri atlastan" gemileri, Akdeniz'de Kıbrıs'da yürüttüğü uzun deniz savaşlarıyla Kıbrıs'ın tamamına yakınını işgal etmişken, Kıbrıs'da Leventlere ve Yeniçerilere bir tek Famagusta (Gazimağusa) direniyordu. O aylarda Filipinlere bir yıl önce ayak basmış ilk İspanyol Miguel Lopez de Legazpi'nin ardından yeni İspanyol gemileri Filipinlere ulaşmışlardı. Burada 1500'lerde kurulmuş "Maynilad" şehrinde Müslüman Raca Süleyman hükümdardı. İspanyollar hazırlıklı gelmişlerdi. Kısa ama net bir savaş oldu ve Süleyman'ın iptidai ordusu yenidi, İspanyollar, 24 Haziran 1571'de nihayet amaçlarına ulaştılar ve Panay ile Mindoro adasını merkez alarak bugünkü Manila şehrini kurdular. Şehir kısa sürede çok önemli bir ticaret merkezi oldu. Bu olaydan sadece iki ay sonra Ağustos ayında, Kanuni'nin oğlu Sarhoş II. Selim ünlü hamam alemlerinde eğlenirken İnebahtı'da (Lepanto) Türk donanması tarihinin en büyük yenilgisine uğradı. Bu da lüzumsuz bir savaştı ve eski düşmanlık zihniyetiyle Papa V. Pius tarafından bir Haçlı Seferi çağrısıyla başlamıştı. Bu savaştan sonra Sokollu, "Bu savaşla bizim sakalımızı traş ettiler, ama biz Kıbrıs'ı alarak onların kolunu kestik, traş edilen sakal yeniden çıkar, ama kesilen kol yerine gelmez" diye klasik Osmanlı böbürlenmelerinden birini sergiledi, ama Dünyanın gemilerle şekillendirildiği bir çağda arazi almak eskisi kadar önemli değildi. Nitekim bu olayla Osmanlı'nın Akdeniz'deki deniz üstünlüğü sona erdi.
   İnebahtı savaşının sonucu Manila'ya bir yıl sonra ulaştığında, Meksika sahilindeki Acapulco limanından yüklenen tonlarca gümüş sikke ve altın, artık Büyük Okyanusu aşarak, tek Türk gemisine rastlamadan Manila'ya kadar geliyor, buradan Çin'e porselan almaya veya Hindistan'a baharat almaya gidiyordu. Bu değişimi sadece İstanbul sarayı değil, Avrupalılar bile hissetti ve İspanya'da paniğe kapılanlar oldu, zira gümüş artık önce İspanya'ya ve Portekiz'e uğramadan doğrudan Asya'ya akıyordu ve üstelik Çin'de Amerikan gümüşü çok değerliydi, Hindistan'da alınandan daha fazla mal satın alınabiliyordu. Bu ticaret yolu 1813'e kadar kullanılmıştır ve bu ticaret Osmanlı'nın Dünya'dan soyutlanışının tarihine eşlik etmiştir. Osmanlı'nın düşüşünde önemli rol oynayan bu değişim yanında en büyük etmenlerin başında Osmanlı'nın Avrupa'ya Habsburglar'a karşı yürüttüğü çok pahalı seferler geliyor. Sadece birinci ve ikinci Viyana kuşatmalarını saymak bile yeterli. Bu gösterişli güç gösterilerinin hiç bir getirisinin olmadığı anlaşıldıktan sonra da alışkanlıkla sürdürüldü. Yavuz'un başlattığı İran'a karşı seferler de aynı şekilde getirisi giderek anlamsızlaşan operasyonlardandı. Bunun yanı sıra ülke içinde vergi toplanmasında yaşanan aksamalar, kullanılan zor, rüşvet ve yönetimle ilgili çürüme, ekonominin sürekli daha kötüleşmesini getirdi. Aynı dönemde Osmanlı hükümranlık bölgesi etrafında muazzam bir değişim yaşanıyordu ve Osmanlı, küçülmeye başlayan kendi coğrafyası içine kapanıyordu.
   Osmanlı Sultanları, yoğun ticaret ile ortaya çıkan bu önemli değişikliğe, imparatorluk olmanın avantajlarını kullanarak yanıt verip uyum sağlamak yerine, eski bildiklerinde ısrar ettiler. Fakat sadece Osmanlılar böyle davranmadı. Çinliler de benzeri bir tavırla akla-mantığa aykırı kararlar almışlardır. Osmanlılar sadece haraç almakla ilgilenirken, Ming sarayı da daha 15'inci Yüzyılda, Çin'den dışarıya gemilerle seyahati kesinlikle yasaklamıştı. Evet sınırlı kontrollü bir ticaret yürütüyordu Avrupalılarla, ama Çinliler de Osmanlılar gibi asla, "Bu ticareti Avrupalılar yapacağına biz yapalım" demediler. Halbuki Avrupalılar daha kayıklarla kıyılarda gezerken Ming gemileri Afrika'ya sefer yapıyorlardı. Çin bugünkü ticari akla, ancak Mao Zedong (ve Hua Guofeng) öldükten (1978'den) sonra Deng Xiaoping döneminde geldi. Türkiye'deki "Yeni Osmanlı" fikriyatının da eski "Cihad" ve "Güç gösterisi" zihniyetinden öte gidemediği görüldü. Tarihten öğrenmek için tarihle barışmak gerekir. Osmanlı tarihi ile yeniden sağlıklı bir bağ kurmak da ancak bu şartlar altında mümkündür.

Tek Adam'lar devri mi?

İyi anlamda "Tek Adam" sözcüğünün mucidi, eski Komünist, İttihatçı ve sonradan Kemalist Şevket Süreyya Aydemir'dir. Profilden Jean Gabin'in Türk versiyonuna benzeyen bu sıkı adamın üç ciltlik Atatürk biyografisi "Tek Adam"ı, galiba ortaokula giderken okumuştum. Yeşil kabakarton kapaklı güzel kokulu Remzi Kitabevi ürünü bu ciltlerlerin sayfalarını çakıyla açmak da uzun bir işti, zira kalın kitaplardır kendileri.
   "Tek Adam"ın bir terim olarak siyasete dönüşünü kutlayamıyoruz, çünkü iyi anlamda kullanılmıyor. Önce Putin'i ifade eden bir sıfattı, sonra aşırı politize Türkiye semalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve başkanlık sistemini anlatan bir siyasi terime dönüştü. Şablona uysa da uymasa da, Trump için kullanmak isteyenler de var. Ama günümüzde bu terimin en taze ifadesi, Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping. Tabii sıfatı bu kadarcık değil. Xi, aynı zamanda ÇKP başkanı ve en önemlisi Merkezî Askeri Kurul'un da başkanı ve 1954'den beri kullanılmayan yeni sıfatıyla "Başkomutan". Xi, daha bir çok şeyin başı ama bunlar o kadar çok ki, çetelesini tutmak bile zor. Konu sadece bu da değil elbette. Asıl mesele, bugünün politikacılarında vücut bulmaya yatkın "Tek Adamlık". Üstelik, "Yeni nesil keyfî krallık" eğiliminin had safhadaki seyri, onun pratiğe geçirilme şansının da hayli yüksek olduğunu gösteriyor. Oysa kollektif yönetim, bir zamanlar Çin'de de kendince işleyen bir anlayışın adıydı ve Dünyanın bu tarafında en makul sistem içi modeline "Demokrasi" dendiği ve adının kısmen de olsa hakkının verildiğini henüz unutmuş değiliz. Çin’in küçük dev adamı Deng Xiaoping de 1980 yılında yaptığı bir konuşmada, “iktidar gücünün bir yerde aşırı yoğunlaşması, kollektif iktidarın aleyhine gelişerek bireylerin keyfi iktidarına neden oluyor” demişti. Bu sözleriyle ad vermeden Mao'nun "Tek Adam"lığını kasdettiğini herkes biliyordu. Çin şimdi bu kollektif yönetim dönemini Xi Jiping ile kapatıyor. Şu 2012 yılı sahiden bir dönüşüm başlangıcı. O yılın sonbaharında 18. Parti Kongresinde Xi Başkan seçilmişti ve 64 yaşındaki bu adam, Çin'in çokpartisiz ama çok fraksiyonlu özgün kollektif yönetiminde 20 yıldır söz sahibi Jiang Zemin'in "Şanghay Fraksiyonu"nu ve Hu Jintao'nun "Komünist Gençlik Birliği"ni tamam etkisizleştirdi.
   Garip bir tek adamlar devri yaşıyoruz. Putin ve Erdoğan malumunuz, sonra şaka gibi bir Trump geldi, şimdi Çin de bu acaip akıma katılıyor. Cumhurbaşkanı, kendi kendini, Mao ve Deng'den sonra “Çin’in en önemli şahsiyeti ilan etti!..
  Tek Adamlar, bildik bir metod uygulayıp, aslında n'oolduklarını göstermeden önce "iyi adam"cılık oynuyorlar. 2012 öncesinde yolsuz bir çıkar şebekesine dönüşmüş, prestijini önemli ölçüde yitirmiş ÇKP'yi ve devleti yolsuzluktan temizleyen Xi de önce Çin'in sevilen "iyi" adamı oldu, sonra bu "iyiliği"ne dayanarak, kendinden olmayanları teker teker eledi. Birbuçuk milyona yakın partili, müfettiş kurulları tarafından yolsuzluk gerekçesiyle soruşturuldu, bir kısmı suçlanıp cezalandırıldı, hatta bazıları asıldı. Cezalandırılanlar arasında bakanlar bile vardı. İşte bu "iyilik", ÇKP içindeki muhalif fraksiyonları muma çevirdi. Çekirdekten yetişme iktidar adamı Xi, Dünyadaki diğer benzerleri gibi iktidar gücünü kendi çıkarına kullanmayı iyi biliyordu, babası da ülkenin en üst yönetici kadrosundan, 1949'da Mao ile birlikte Çin Halk Cumhuriyeti'ni kuranlardandı.
   Xi Jinping, Çin elitinin "Sovyetler Birliği gibi çökeceğiz" korkusunu gidermişe benziyor ve daha hegemonyacı bir çizgi izleyeceğinin sinyallerini veriyor ve bu haliyle çok uzun süre iktidarda kalacağa benziyor. Onun döneminde Çin ABD'yi ekonomi alanında geçti, askeri alanda geçmesine henüz imkan yok, ama Xi Jinping ülkeyi "dünyanın bir numarası" yapmaya kararlı görünüyor. Sistemin yapısal krizi derinleştikçe Tek Adam'lık yayılır mı, göreceğiz. Ama dünyanın ilk Orwell devletini kurmaya aday Xi Jinping'den daha çok sözedileceği kesin!

Son Çar'ın son seçimleri ve beklenmedik alternatifi

Sondan bir önceki Rus Çarı III. Aleksander 1894'de aniden ölünce, yerine bebek yüzlü ve yumuşak mizaçlı II. Nikola Çar ilan edildi. Nikola, kendinden daha uzun boylu Alix ile evlendi ve böylece sadece Alman tahtı ile değil, Büyük Britanya tahtı ile de akraba oldu. Alix'in babası IV. Ludwig, Alman Hessen devletinin hükümdarı, annesi ise Kraliçe Victoria'nın kızı Alice idi. Birinci Dünya Savaşı öncesinin en az on yıl süren gerginliği ve soğuk savaşında Avrupa'nın hükümdarlarının birbiriyle böyle yakın akrabalık ilşkileri vardı. Ruslar 1905'de, Doğu'lu bir güç olan Japonlar tarafından yenilince, Rusya'da ortalık karıştı, Gezi gibi büyük kitlesel hareketler oldu, ama Solcuların Çarı devirme girişimleri -yani devrim- başarısızlığa uğradı. Elbette istikameti belli gelişmelerin yarı yolda devrim deneyip başaramamaları sadece geçici bir oldgudur, nitekim bu devrim girişiminde edinilen tecrübe, daha sonrası için yol gösterici oldu ve süreç devam etti.
    1905 devrim yenilgisinin en önemli sonucu, Çarın reformlar yapmak zorunda kalması ve Duma adı verilen Rus Meclisini açmasıdır. Gerçi Nikola, tıpkı çağdaşı Abdülhamit gibi yapıp Duma'yı bir kaç kez kapatsa da, Rusya Meclisi işliyordu ve buradaki en büyük yandaş grup Oktobristlerin borusu ötüyordu. Ekim 1905'de bir manifesto yayınlayan Nikola'nın muhafazakar çizgisini savunan Oktobristler adlarını bu manifestodan alıyorlardı. 1906'daki Birinci Duma seçimlerinde sadece 17 milletvekiliyle esamisi okunmayan Oktobristler, 1907 seçimlerinde 32, aynı yıl yapılan Duma seçimlerinde ise 120 milletvekiliyle en büyük grup oldular. Ama 1912 seçimlerinde sayıları 99'a düştü, tabii başka sağcı partiler de vardı. Milliyetçilerin 88 milletvekili, aşırı sağcıların 64 milletvekili bulunmaktaydı. İkinci Duma seçimlerinde 64 milletvekili kazanan Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1912'deki son seçimlerde Duma'ya sadece 14 milletvekili sokabilmişti. Bu parti, Menşeviklerin ayrılmasından sonra Lenin'in Bolşeviklerinden oluşuyordu (ve 1918'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını aldı).
Tam bir azınlık partisi olan Bolşevik Partisi'nin hiç umulmadık bir şekilde iktidarı -bir devrim yardımıyla- devralması, bir tek adam rejiminin nasıl çöktüğüne klasik bir örnek teşkil eder.
    Birinci Dünya Savaşı öncesi Rus Çarı II. Nikola ile Alman İmparatoru II. Wilhelm arasındaki mektuplaşmalar inanılmaz bir canım-cicim dili içerir. Mesela birbirlerine "Niki", "Wili" diye seslenirler, eh sonuçta akraba bir krallar kraliçeler prensler prensesler beyler bayanlar tarafından yönetilen bir Avrupa sözkonusu. Niki, "Aman Wiliciğim bu işleri kızışmadan önleyelim" diye rica minnet etse de Alman İmparatoru, Saraybosna'da çakan kıvılcımı "çok iyi" değerlendirip savaşı başlatır. Niki, İngilizlerle Fransızlara ve milyonlarca eğitimsiz köylüden oluşan kalabalık Rus ordusuna çok güvendiğinden, savaşın çabuk sonuçlanacağını ve Almanların hemen yenileceğini sanmaktadır! Daha sonra Niki'nin askeri "deha"sından kısaca bahsedeceğimden, bu tahminini Niki'nin naifliğine vereceğinizden eminim.
    Almanya Rusya'ya 1 Ağustos 1914'de savaş ilan ediyor, 2 Ağustos'da Tarabya'da Türkiye ile gizli savaş ittifakı anlaşması imzalanıyor, iki gün sonra Rusya'nın başkenti Petersburg'daki Alman Büyükelçiliğine saldıran milliyetçi Ruslar, elçilikte ellerine geçen herşeyi fırlatıp sokağa atıyorlar, kağıt belgeler havada uçuşuyor, mobilyalar sokaklarda. Ellerinde ikonalar, Rus Çarının resimleri ve bayraklar taşıyan göstericiler, Büyükelçiliğin önündeler. Lenin o gün, Avusturya-Macaristan'ın bugün kuzey Çakya'da bulunan Zakopana kasabasında.
    Savaş, hiç de Çarın beklediği gibi hemen bitivermiyor. 1914 yılı Ağustorundan yıl sonuna kadar Almanların "Doğu Cephesi'nde 1.2 milyon Rus askeri ölüyor, yaralanıyor ya da esir düşerek safdışı kalıyor. Rusya'da yiyecek fiyatları hemen ikiye katlanıyor. 1915 yılı, Ruslar için daha da büyük bir felaket. Tannenberg'deki savaş tam bir hezimet. Ruslar Doğu Prusya bölgesinden çekiliyorlar. Avusturya-Macaristan orduları Ukrayna'ya, Alman orduları Ağustos'da Varşova'ya giriyorlar. Rusların darmadağın olması üzerine, onlara yardıma gitmek amacıyla İngiltere ve Fransa Çanakkale operasyonunu planlanıyorlar, bunu yapmak zorundalar, yoksa Rusya'nın çökmesi mümkün.
    Durum bu kadar vahimken ve Rus ordusundaki askerlerin üçte birinin silahı yokken ve asker kaçaklarının sayısı milyonu geçmişken, 5 Eylül 1915'de Rusya'nın tek adamı Niki, kendisini ordunun başkomutanı ilan ediyor, eh tabii Wili de başkomutan havalarında, ondan aşağı mı kalacak? Daha sonra Çar'ın "Başkomutanlığı"nı bir Rus generali şöyle yorumlamıştır: "Savaş konusunda aynı bir çocuk gibiydi". Yani haritaya bakıp, "şurayı alalım şurayı satalım, yakalım yıkalım" diye konuşan, savaşı oyun sanan birinin ruh hali. Çanakkale'de Türk direnişi geçit vermeyip yardım da gelmeyince 1916 yılında Rus ordusunun kaybı tam 850.000. Ama aynı yıl Türklere karşı başarılılar. Rus ordusu 1916'da Erzurum ve Trabzon'u alıyor. Bundan biraz cesaret alıp hâlâ, "Almanya 1916'da savaşa dayanamayıp çöker" havasındalar.
    Savaş Rusya için tam bir felaket görünümündeyken Lenin de Ocak ayında başladığı "Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşaması" kitabını Haziran sonunda tamamlıyor, savaşı "Emperyalist savaş" diye tanımlıyor, hanedanların kendi aralarında çatışmalarıyla da dalga geçiyor. "Finans oligarşisinin iktidar düzeni"ne şiddetle karşı çıkması, Almanya'dan Bolşevik Partisi için 82 milyon altın Alman Markı almasına engel teşkil etmiyor. Lenin o zaman, yalnız kalmak pahasına da olsa savaşa kesinlikle karşı çıkan küçük bir Sol çevrenin en önemli lideri. Ve bu tavrı onu hem benzersiz kılıyor, hem de iktidara gelmesi için en önemli gerekçeye sahip olmasını sağlıyor: Çarlık devriyle ve onunla ilgili herşeyle köprüleri atmak...
    Çar Nikola'nın eşi Çariçe Alix, Alman olduğundan halk tarafından "Bu casus mu" diye bakılan bir şahsiyet. Ruslar da Türkler gibi komplo teorilerine meraklılar. Küçük oğlu çaresiz bir "kan hastalığı"ndan muzdarip olduğundan Alix, bir anne içgüdüsüyle, doktorlardan umudu kesip Grigori Rasputin adlı gezgin esrik bir keşişi saraya alıyor. Rasputin, insanları iyileştirme kudretine sahip biri diye tanındığından, sarayda kısa sürede etkili kişi haline geliyor, Sarayda alınan kararları etkilemeye başlıyor. Ahlaksız biri olduğu söylenen bu iri yarı keşiş, kısa sürede sarayda Çariçeyle ve diğer kadınlarla aşırı yakınlığı nedeniyle ülkenin en nefret edilen insanlarından biri oluyor. Nitekim durum öyle bir vahamet kazanıyor ki, Bir grup subay Rasputin'i öldürmek zorunda kalıyor. Dokuz canlı bu adamın öldürülmesi ile ilgili hikayeler, hatta filmler gırladır.
    Almanlar savaşa devam ettiler ama Rusya mahvolmuştu. Açlık, hastalık, kömür sıkıntısı had safhadaydı ve ordu tam bir felç vaziyetinde, devlet ise yolsuzluk ve savaş zenginlerinin mafya tipi çıkar örgütlerinin elindeydi. Ama işte ülkenin dibe vurduğu bu aşamada, yani 1917 yılı başında, nereden nereye gelindiği ve nereye gidileceğini gösteren oldukça net işaretler vardı. Çar Nikola seçim kanununu kendine uysun diye değiştirmiş, ilk kez kadınlar ve azınlıklar da seçme seçilme hakkı kazanmışken, "Şükredelim Çarımıza" deyip yeni oy kullananların Çarın Oktobristlerine oy vermesi yeterli olmadı. Şubat ayında, başkentteki Viborg işçi mahallesinde "ekmek isteriz, kömür isteriz" diye ayaklanan işçiler, yiyecek ve kömürün karneye bağlanmasına ve bu sistemin işlememesine isyan ederken, aslında kendi sistemlerini savunmaya başlamışlardı bile.
    1914'den itibaren ekonomi tepetaklak olunca ve devlet kendini düşünmekten hiçbir şey yapmayınca, yeni bir örgütlenme modeli iyice görünür oldu: Özyönetim birimleri. "Sovyet" denen bu grupçuklar, 1914'den itibaren aciz kalan devlet yerine halkın kendi kendine yiyecek ve kömür sağlayıp ihtiyaç sahiplerine dağıtan, kendi kendine kararlar alan gruplardı. Viborg'daki de bir işçi sovyetiydi. 1917 kışındaki bu büyük gösteri, Gezi gibi bir isyana dönüştü ve tamamen bu özyönetim birimleri tarafından yapıldı, koordine edildi ve sürdürüldü. Halk artık aciz devlet kurumlarına değil, iyi örgütlü bu gruplara güveniyor, yaşamak için en gerekli yiyecek içecek giyecek ve yakacağını o gruplar sayesinde sağlıyordu. Fakat bu gruplar Çar'dan, Alman Çariçe'den nefret eden, siyasi yelpazenin geniş bir kesimini teşkil eden halk kesimlerlerindendi. Grupların Bolşeviklerin kontrolü altına girmeleri çok basit bir nedenle oldu: Bir tek Bolşevikler, Çar'a yakın kesimlerle kesinlikle en ufak bir ittifak ilişkisine girmek istemiyor, onlara kesin karşı çıkıyorlardı. 28 Şubat 1917'de Duma'da geçici bir Hükümet kurulmuştu. Aynı gün Petrograd sovyeti de kuruldu, polis halka ateş açtı. Protesto ve isyan iyice çığrından çıkıp göstericiler evlerine dönmeyince, Çar, 2 Mart günü tahttan feragat ettiğini ilan etti. Yolsuz ve yandaş, hantal devlet kurumları, güvenlik kuvvetleri, halkın güvenini ve meşruiyetlerini tamamen yitirmişlerdi. Geriye bir parça da olsa legitim/meşru kurum olarak sadece Duma kalmıştı.
    Sovyetlerin kendilerine önder olarak Bolşevikleri seçmelerinin baş nedeni, 1905 devrim denemesinin başarısızlığına rağmen devrimcilerin, olağanüstü durumları yönetmek ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli örgüt aklına sahip olmalarıydı. Bolşevikler, diğer Duma partileri gibi Meclis'deki en büyük Çarcı tekadamcı Oktobrist grubu da hesaba katmıyor, onların suyuna gidecek hareket tarzını reddediyorlardı, hem de bunu, Duma'da sadece 14 milletvekilleri olmasına  rağmen yapıyorlardı.
    Özyönetim gruplarının başına seçilen Bolşeviklerin sayısı hızla arttı. 25 Eylül'de Leo Troçki, başkentte şehir sovyetinin başkanı, yani en üst yöneticisi seçildi. Bu arada Duma'daki diğer Sol fraksiyon Sosyal Devrimciler de bu gelişmelerden yararlandılar. Oktobristlerin meclis çokluğunu "gözardı edilemez" bulan bu liberal solcuların lideri Aleksander Kerenski, Atatürk ile yaşıttır, Simbirsk'de doğmuş, Taşkent'te büyüyüp başkentte Hukuk okumuştur. Bu adamı Atatürk'le kıyaslamamın nedeni, 1917 yılı içinde halktan korkan Duma tarafından önce Adalet bakanı, sonra savaş bakanı yapılması, 21 Temmuzda başbakan olması, 9 Eylülde kendisine yönelen bir darbe girişimini bizzat önleyerek 14 Eylül 1917'de "Rusya Cumhuriyeti"ni ilan etmesidir. Atatürk'den 6 yıl önce... Ama Çarlık Rusyası'nın yıkılmasından sonra kurulan Rusya Cumhuriyet'i, sadece 25 Ekim gününe kadar yaşamıştır. İki ay bile değil! Bundan sonrası, "Ekim Devrimi tarihi"dir.
    Rusya'yı Bolşevikler devralıp adlarını SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) diye değiştirdiklerinde, Kerenski son anda devrimcilerin elinden kaçıp kurtulmuş kurt bir politikacı olarak Finlandiya'daydı, ama Moskova ve Petersburg'da da gizli bir şekilde sahte kimlikle bulundu. Kerenski, daha sonra Londra'ya gitti, 1922'den 1932'ye kadar Paris'de Rus göçmenler için gazete çıkardı ve nihayet 1940'da, İkinci Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde ABD'ye gitti, orada 1965'de anılarını yayınladı. Atatürk'le yaşıt bu ayaklı tarih, 1970'de New York'da öldü. Atatürk adam gibi doktorlara denk gelseydi de onun gibi 1970'lere kadar yaşasaydı Türkiye nasıl bir ülke olurdu, ayrı bir yazı konusu. Ama uzlaşmaz tavır ve halkın kendi kendisini yönettiği özyönetimci anlayışa önderlik etmek, kesinlikle başarılı oluyor. Bolşevikler, sosyal devrimci Duma fraksiyonunun Kerenski örneğindeki gibi "Dumanın tamamını temsil eden çözümler üretelim" diyerek Oktobrisleri de hesaba katan "ılımlı" bir politika izleseydi, kesinlikle özyönetimlerce benimsenmez, onlara önderlik edemezlerdi. Gelişmeler, Çarlığın ihyası istikametinde değildi, tıpkı Türkiye'de de Padişahlığın ihyası istikametinde olmadığı gibi.

3000 Yıllık refah toplumunun sırrı

M.Ö.41 yılı. Gül mevsimiydi. Anadolu'nun güney kıyıları yılın en güzel günlerini yaşıyordu. Kleopatra'nın çektirisi, irili ufaklı sayısız tekne ve yelkenli gemiden oluşan bir filo eşiliğinde Tarsus'a doğru ilerlerken, Roma'nın yeni güçlü adamı Marcus Antonius da, şehrin pazar meydanında mahkeme kurmuş, halkın dertlerini dinlemekteydi. Tarihçi Plutarch'ın tüm detaylarıyla aktardığı üzere, pazar meydanındaki açık hava mahkemesinde, birden fısıldaşmalar başladı. Fısıltıların Antonius'a ulaştırılan şekli, “Aşk tanrıçası Aphrodite'nin altın bir kayığın üzerinde şehre girdiği, Asya'nın (yani Anadolu'nun) refahı için Dionysos ile birleşmeye geldiği” mealindeydi.
   Marcus Antonius, gelen “Tanrıça”nın Mısır hükümdarı Kleopatra olduğunu elbete bilmekteydi, çünkü onu Tarsus'a, ayağına çağıran bizzat oydu. Kleopatra, Julius Sezar'ın öldürülmesinden sonra çıkan Roma iç savaşında takındığı tavrın hesabını vermeliydi. Antonius, Kleopatra'nın güç ve iktidar için neler yapmaya kadir olduğunu henüz tam bilmediğinden, Antonius'u tanrılara, kendini tanrıçalara benzeten ve daha gelmeden aşk sinyalleri gönderen kraliçeyi heyecanla bekliyordu.
   Güvertesi tamamen altın kaplı ve kıymetli taşlarla süslenmiş atlas yelkenli çektiri, her yanı muhteşem bir sanat eseriydi. Adeta sonsuza dek kullanılmak üzere yapılmış, sağlam ve eşsizdi. Dönemin kalıcı/sürekli refahını sembolize etmekteydi. Kraliçenin yanında müzisyenler güzel melodiler çalmakta, Kleopatra'nın özenle seçtiği Mısırlı güzel kızlar yanında oturmakta bazıları ona hizmet etmekteydi. Herbiri prensesler gibi süslenmişlerdi. Çektiriden etrafa yayılan güzel kokular, Mısır Kraliçesi karaya çıkınca, Tarsus'un her köşesine ulaştı. Plutarch'ın ayrıntılarıyla anlattığına göre, Kleopatra Tarsus'a ayak bastığında üzerinde, “uzun, onun peşisıra su gibi akan bir elbise” giymişti. Antonius'a yaptığı etki de, “vücudunun büyülü güzelliğinin yansıması” ile ilgiliydi!
   Kleopatra'yı Tarsus'a çağıran Antonius, daha o gece, kraliçenin ayağına, onun verdiği ilk davete tıpış tıpış gidip gece boyunca kraliçenin bir dediğini iki etmedi. Davette sadece altın tabak-çanak-çatal kulanıldı, üstelik yemeğe katılanların, bir anı olarak, yemek yediği altın tabağı, çatalı vs. alıp evine götürebileceği söylendi. Kleopatra, Romalı generalleri etkilemeyi iyi biliyordu. Davetler böyle dört gün sürdü. Dördüncü gün -Sokrates'in yazdığı üzere- ziyafetlerin en orijinal günüydü. Çünkü Kleopatra, ziyafetin verildiği salonların tabanını, dizlere kadar yükselen bir gül tabakasıyla, gül taçyapraklarıyla kaplatmıştı. Sokrates, kraliçenin bunun için ne kadar para harcadığını bile yazar. (Holger Lundt, “Die Rosen der Kleopatra” Düsseldorf 2008) Kleopatra, Romalıların bütün zayıf yanlarını böyle sonuna kadar kullanmasını bilmiş akıllı, güzel ve güçlü bir kadındı. Tabii bütün özelliklerinin olumlu sayılması gerekmiyor. Onun bu gül savurganlığı ve lüks tutkusu, zamanın entelektüelleri tarafından kıyasıya eleştirilmiştir. Mesela Seneca, açıkça “pervers”likten (sapkınlık), “doğaya aykırı” bir yaşam tarzı sürüldüğünden falan bahseder ve bunu sertçe yerer. Güzelliğin, kültürün ve ölçülü/vicdanlı refahın değerini bilmeyen entelektüellerin de, gül yerine buğday ekilmesini önerdikleri görülür. (Gülün ve güzelliğin yeri başkadır, buğdayın ve tokluğun yeri başka. Bunlar birbiriyle çelişmez, birbirini tamamlar -abartmamak ve ölçülü olmak koşuluyla.)
   Gül, o devirde lüksün ve refahın sembolü sayılmaktaydı. İtalya'da/Roma'da henüz yetişmemekteydi ama çok nadide bir çiçek olduğundan zenginliğin ve lüksün göstergesiydi. Roma'ya gül, gül taçyaprağı, gülsuyu, gül esansı, gül parfümü, vs. Mısır'dan gitmekteydi. Mısır, Büyük İskender'den sonra ülkeyi devralan Grek/Yunan asıllı Ptolomeos'lar tarafından yönetilmekte, Kleopatra da bu kültürün temsilcisiydi. Kraliçe, Mısır'ın sürekli daha kötüye giden bitiş dönemini temsil eder. Halkın ve Ülkenin giderek fakirleştiği, eski refah döneminin bozulma sürecini yaşadığı, zenginlerle fakirler arasındaki makasın iyice açıldığı bu yeni Mısır, ancak Kleopatra'nın akıllı ve kurnaz entrikalarıyla ölçülü bir güç olabiliyordu.
   Antonius, Kleopatra'nın gül gösterisinden etkilense de onu asıl etkileyen, Mısır'ın buğdayıydı. Bugün dünyada en yaygın olan buğday türünün (Triticum aestivum) atası (Triticum monococcum) ilk kez Anadolu'da Göbeklitepe bölgesinde (ve arkeologların 'Verimli Hilal' dedikleri ve Anadolu'nun güneyinden de geçen bölgede) ekilip biçilmeye başlamıştır. Son verilere göre Urfa'nın 15 kilometre kuzeydoğusundaki bu bölgede, 11.500 yıl kadar önce, yerleşik yaşama özgü ilk köyler kurulmuş ve ilk mabedler inşa edilmiştir. (Klaus Schmidt, “Sie bauten die ersten Tempel” Münih 2006) Göbeklitepe, görenleri hayretler içinde bırakabilecek kadar orijinaldir. Bölgede dolaşırsanız, taş devrinde kullanılan keskin taş bıçaklardan mutlaka bulursunuz kayalık bölgede. Bu bıçaklar, buğday biçmek için ve diğer el işleri için kullanılmıştır. Fakat Kleopatra'nın Tarsus'a çıktığı yıllarda Mısır, halen Roma'nın buğday ambarıydı ve Anadolu bu konuda fakirdi. Çünkü Mısır'daki gibi binyıllara direnebilecek sağlam bir altyapı, devlet otoritesi ortaya koyamamıştı ve herşeyden önce, ekonomik altyapısı, Mısır'daki gibi sağlam bir temele sahip değildi.
   Mısır'ın ihtişamının ve üçbin yıllık refahının sırrı neydi? Ve bu uygarlık, Büyük İskender'in ardından neden giderek hızlanan bir şekilde bozuldu? Kleopatra'dan sonra Mısır'ın görece bağımsız bir hükümdarı bile olmamıştır ve Mısır, Roma'nın bir eyaleti olarak Romalı valiler tarafından yönetilmiş, sonra da çökmüştür. Bu bitişin hazin siyasi öyküsünü herkes bilir. İki kahramanımızı ilgilendiren yanı ise filmlere, romanlara konu olmuştur. Marcus Antonius, Roma'nın sırlarını Kleopatra'ya vermekle suçlanınca intihar etti. Bunu öğrenen Kleopatra'nın zehirli bir yılanla intihar ettiği söylenir. Antonius ve Kleopatra arasında, bu güç gösterileri sırasında büyük bir aşk doğduğu kesindir. Nitekim öldükten sonra Mısır usulü mumyalandılar ve birlikte gömüldüler. Mumyaları bugüne dek bulunamamıştır. (Manfred Clauss, “Kleopatra” Münih 1995) Onlarla birlikte, Mısır'ın refahını garantileyen sır da unutulmuş olmalı. Bazı şeyleri yeniden hatırlamak ve Mısır'ın o engin kum deryasından çıkarmak için ikibin yıl geçmesi gerekti!
   Bilim adamları bu sırrı, Mısır'ın buğday ambarlarında buldular. Mısırlılar, çok iyi (gene bu sistem sayesinde) geliştirilmiş ve çok uzun süre işlemesi için düşünülmüş sulama sistemleriyle tarım yapıyorlardı. Üretilen buğday, devletin kontrolünde depolara konuluyor ve alınan buğdaya karşılık, buğdayın sahibine bir belge veriliyordu. Bir tür para gibi kullanılan bu belgelerin çok somut bir karşılığı vardı: Depodaki buğday miktarı (yani sanal değil reel kapital sözkonusu). Belgeler çeşitli boyutlarda alışveriş için kullanılıyorlardı. Ama bir yıl sonra o belgeler geri çağrılıyor ve üzerindeki sayılar değiştiriliyordu. Eğer biri, bir yıl önce 100 kiloluk buğdayına karşılık bir belge aldıysa, bu kez 92 kiloluk veya 97 kiloluk bir belge alıyor, yani elindeki belgenin (parasının) değeri düşüyordu. Bunun çok basit bir nedeni vardı: Ambar fareleri, çürüme, küflenme vs.
   Para bir iş için kullanılmadan durdukça değer kaybettiğinden, kimse para biriktirmeyi düşünmüyordu. (Bu nedenle bazı bilim adamları, Mısırlıların para kullanmadığını iddia ediyor. Çünkü “Para” lafı altında, sadece günümüzde kullandığımız “durduk yerde çoğalan para”yı ve “maddi karşılığı olmayan bilgisayar ekranlarındaki sanal para”yı anlıyorlar!) Mısırlıların para biriktirmek yerine, ellerindeki belgeleri bir an önce elden çıkartmayı düşündükleri kesin. Bunun için de o belgeleri mümkün olduğunca çabuk yatırıma dönüştürüyorlardı. Ve sırf paranın bu değer yitiren özelliği (eksi faiz) nedeniyle, kalıcı/uzunvadeli, yüksek kaliteli yatırımlar yapıyorlardı. Ayrıca, yaptıkları bütün işlerin ve yatırımların, başında yüzde yüzlük bir reel karşılığı da vardı. Bu para ve yatırım anlayışı sayesinde, yüksek bir uygarlık kurulmuş, zengin-fakir arasında bir uçurumun söz konusu olmadığı, üçbin yıl süren kalıcı bir refah yaşanmıştır. Mısır toplumunda herkesin tok ve belli bir refah seviyesinde yaşaması en normal şeydi, bunun için mutlaka herkesin çalışması gerekmiyordu. (Şimdi de herkesin çalışması gerekmiyor. Günümüzde yapılan işlerin neler olduğuna ve çoğunun ne kadar gereksiz olduklarına bakılarak bu anlaşılabilir)
   Buradan, paraya "Yüzde yüz reel karşılık" denen şeyin anlamını da öğreniyoruz. Bu karşılık, eğer reelse, (bildiğimiz yaşamla ilgiliyse) ARTMAYIP AZALIYOR. Yani doğal ortamla birebir ilişkili bir sosyal düzende, paraya endeks olarak doğal birşey seçildiğinde, paranın değeri artmayıp azalıyor. Kısacası: Durduk yerde değeri artan günümüzün (faizli) para'sı doğaya aykırıdır.
   Refahın paranın niteliğiyle doğrudan ilgili olduğunu, gene Mısır tarihinden öğreniyoruz. Romalıların bu buğday bazlı para sistemini kaldırmalarıyla birlikte, Mısır uygarlığı çökmeye başlamıştır. Roma'nın kullandığı ve değeri hükümdara göre değiştirilebilen sikke sistemi, Mısır'ı çökertmiştir. Roma ve diğer devletler (kısmen faizi de içeren) para sistemleriyle bir refah sağlıyorlardı, ama bunun için sürekli savaşmaları, yeni fetihler yapmaları gerekiyordu. Mısır'ın en az üçbin yıl boyunca kullandığı para sistemi ise hem fetih savaşlarını körüklemiyor hem refahı uzun vadede garantiliyor hem de olağanüstü yüksek kalitede ürünler ve eşyalar yapılmasını, kalıcı altyapı sistemlerinin kurulmasını ve yüksek özgün kültür ve uygarlığı özendiriyordu.
   İnsana ve doğaya aykırı günümüz sistemini değiştirmek, bir zorunluluk. Ve postkapitalist bir döneme doğru ilerlerken tarih, en güvenilir öğretmenlerimizden biri olabilir.